İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanal medya platformlarında yayınladığı videolar nedeniyle başlatılan soruşturma kapsamında tutuklanan komedyen Deniz Göktaş, bugün hakim karşısına çıktı. Hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” ile “suçu ve suçluyu övme” suçlarından 2 yıl 7 aydan 12 yıla kadar hapis cezası talep edilen Göktaş’ın duruşması, İstanbul 14’üncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Salon kapasitesinin yetersiz olması nedeniyle duruşma, İstanbul 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşma salonunda yapıldı.
“Kılıçdaroğlu ile görüşmek istemiyordum”
Mahkemede savunma yapan Deniz Göktaş, gösterisine yönelik organize bir linç kampanyası yürütüldüğünü öne sürdü. Turnesinin ardından her yıl olduğu gibi yurt dışındaki arkadaşlarını ziyaret ettiğini belirten Göktaş, bu seyahatlerinin basında “yurt dışına kaçtı” şeklinde haberleştirildiğini söyledi.
Göktaş,
“Benim gösterime yapılan organize bir linç kampanyasından ibarettir. Turnem biter bitmez, her yıl olduğu gibi yurt dışındaki arkadaşlarımın yanına gittim. Gelecek görmedikleri için yurt dışına gidip oturum izni alan bütün arkadaşlarımı, her gittiğimde Türkiye’ye dönmeleri ve beyin göçünü tersine çevirmeleri için ikna etmeye çalışan biriyim. Buna rağmen rutin seyahatlerim basında ‘yurt dışına kaçtı’ şeklinde haber yapıldı. Bunları onların yanında okumak da trajikomikti. Ben beyin göçünü engellemeye çalıştıkça Türkiye Cumhuriyeti bunu zorlaştırıyor. Polis memurları bana, ‘Deniz, ne yapıyorsun, niye Türkiye’ye döndün?’ diye sordu. ‘Senin yerinde olsam, Türkiye’de kalmam’ dediler. Polis memurları bile Türkiye’den gitmek istiyor. Çocukken bize, ‘Devlet memuru ol, hayatın kurtulur’ derlerdi. Şimdi devlet memurları da gitmenin hayalini kuruyor. Bu süreçte karşılaştığım birçok kişi bana aynı şeyi söyledi. Ertesi sabah Çağlayan Adliyesi’ne getirildim.
Savcılık ifademde davaya konu olan gösterideki şakaları anlattım. Savcılık sorgusundan sonra hakimliğe çıkarılmayı beklerken aileme, avukatlarıma ve bana ‘Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmek istiyor musun?’ diye soruldu. Görüşmek istemediğimi söyledim. Buna rağmen adliye koridorunda bir komiserin yönlendirmesiyle kendisiyle görüştürüldüm. Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. Ben böyle bir görüşme istemiyordum” dedi.
İddianamenin hazırlanmasının 64 gün sürdüğünü ifade eden Göktaş, tutukluluk sürecinde yeni bir suçlamayla karşı karşıya kaldığını belirterek, “İki iş günü içinde üç farklı suçtan tutuklanmış oldum. İnsan böyle bir durumda ister istemez düşünüyor: İlk iki suçlama yönünden tahliye kararı verilmeseydi yeni bir suçlamayla karşılaşacak mıydım? Şu anda bende böyle bir his var. Umarım yanılıyorum” ifadelerini kullandı.
“Mizah ve hiciv değerlerimiz arasında”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerinin siyasi eleştiri ve hiciv kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunan Göktaş, gösterisindeki “diktatör” benzetmesine ilişkin açıklamalarda bulundu.
Göktaş,
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim sözlere gelelim. Buradaki ifade bir siyasi eleştiri, bir hiciv. ‘Diktatör’ benzetmesinin Cumhurbaşkanı’na hakaret sayıldığını görüyorum. Oysa bu sözcük siyasi tartışmalarda da kullanılıyor. Siyasi bir nitelemenin bir komedi gösterisinde kullanılması neden hakaret olsun? Komedyenler aynı konuya farklı şakalar yazabilir. Bir sanatçı başka bir sözcük seçer, bir başkası farklı bir benzetme kurar. Bir şaka diğerinden daha komik bulunabilir. Bu, komedinin doğasında var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı. Uzun yıllardır iktidarda bulunan partinin lideri ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak, bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hicve açık olması gerekir” diye konuştu.
Gösterisinde yer alan terapi şakasının da psikolojik desteğe yönelik olduğunu belirten Göktaş, herhangi bir kişide psikolojik rahatsızlık bulunduğunu ileri sürmediğini söyledi. Mizah ve hicvin de korunması gereken değerler arasında bulunduğunu dile getiren Göktaş, şöyle devam etti:
“İddianame, manevi değerlerimizin korunmasından söz ediyor. Mizah ve hiciv de yüzyıllara yayılan değerlerimiz arasında. Onların da korunması gerekir. Bir şakadan rahatsız olan kişinin verebileceği tepkiler bellidir: Gösteriye gitmeyebilir, komedyeni izlemeyi bırakabilir, şakayı ve komedyeni eleştirebilir. Ama sahneye çıkan kişiye verilecek tepkiler arasında sansür, yasak ve tutuklama olmamalı. Sansür, yasak ve tutuklanma korkusu sanatçılar açısından olduğu kadar bütün vatandaşlar açısından da endişe verici. Siyasetçiler de diğer kamuya mal olmuş kişiler gibi eleştirileri göğüslemek zorunda.”
Sözlerinin insanları kin ve düşmanlığa tahrik etmediğini savunan Göktaş, dini değerleri aşağılamaya yönelik bir niyeti bulunmadığını belirterek, “Benim sözlerimde insanları kin ve düşmanlığa tahrik eden bir şey olduğunu düşünmüyorum. Dini değerleri alenen aşağılayarak şehir şehir sahneye çıkmam, hayatımın akışına da yaptığım işe de uygun değil” dedi.
“İddianamede cümlelerim ortadan başlatılmış”
İddianamede yer alan alıntıların eksik ve yönlendirici olduğunu öne süren Göktaş, gösterisindeki şakaların bağlamından koparıldığını ifade etti. Özellikle “oruç tutan canlı bomba” şakasının iddianamede eksik aktarıldığını söyleyen Göktaş, söz konusu bölümde korktuğu durumları sıraladığını belirtti.
Göktaş,
“Öncelikle iddianamedeki alıntılar çok eksik ve yönlendirici. Bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakabilecek bir suçlamada cümleler ortasından başlatılmış. Bir örnekte cümlenin yalnızca son sözcüğü alınmış.‘Oruç tutan canlı bomba’ şakasına geçiyorum. Bu cümle de iddianamede yarısından başlatılıyor. Şakada, sokağa çıktığımda bir vatandaş olarak korktuğum şeyleri sıralıyorum: ‘Çevik kuvvet, oruç tutan otobüs şoförü, canlı bomba’ İddianamede ‘oruç tutan otobüs şoförü’ kısmı yok. Bu çıkarılınca şakanın bağlamı yanlış temsil edilmiş oluyor. Saydıktan sonra durup, ‘Ama en çok da oruç tutan canlı bombalardan korkuyorum’ diyorum. Burada basit bir sözcük oyunu var” ifadelerini kullandı.
Söz konusu şakada dini değerleri aşağılama niyeti bulunmadığını belirten Göktaş, “Oruç tutan otobüs şoförü” ifadesiyle oruç tutan insanların otobüs şoförlüğüne daha yatkın olduğunu iddia etmediğini, “oruç tutan canlı bomba” sözleriyle de iddianamede ileri sürülen anlamı kastetmediğini söyledi.
Gösterisinde tepki çeken “dördüncü kitap” şakasına da değinen Göktaş, bu bölümde kutsal kitabı veya ona inanan insanları hedef almadığını savundu. Şakada kullandığı “yazar” sözcüğünün olumsuz ya da aşağılayıcı bir anlam taşımadığını ifade eden Göktaş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir kutsal kitaba, insanlara ait bir özellik olan ‘yazarlık’ atfetmenin dini açıdan yanlış bir kullanım olarak görülebileceğini anlıyorum. Ama ‘yazar’ sözcüğünü olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlamda kullanmadım. Böyle bir kastım yoktu. Sözlerim hatalı, alışılmadık veya kulak tırmalayıcı bulunabilir. Bunlar tartışılabilir. Ancak bunun saygısızlık ve aşağılama düzeyine ulaştığını düşünmüyorum. İddianameye konu edilen paragrafın tamamına bakıldığında buradaki tartışma, kutsal kitabın kendisinden çok hakkındaki sözlerle ilgili. Bir çevirinin yanlış veya hatalı olduğunu söylemek, kitaba inanan insanları aşağılamak anlamına gelmez.”
Savcıdan cezalandırılma ve tahliye talebi
Duruşmada esas hakkındaki mütalaasını açıklayan savcı, Deniz Göktaş’ın “Cumhurbaşkanına alenen hakaret”, basın ve yayın yoluyla “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” ile “suçu ve suçluyu övme” suçlarından cezalandırılmasını talep etti.
Savcı ayrıca Göktaş’ın tahliyesini istedi.




