Osmanlı’nın son demlerinde, aristokrasinin soğuk koridorlarında başlayan bir hayatın, Ege’nin tuzlu sularında efsaneleşeceğini kim bilebilirdi?
Cevat Şakir Kabaağaçlı; sadece bir yazar değil, kendi trajedisinden bir cennet inşa eden bir “ruh mimarı” olarak tarihe geçti.
Paşa Konağı’ndan Oxford sularına

17 Nisan 1890’da, sanatla yoğrulmuş ancak otoritenin gölgesinde kalmış bir aileye doğdu Cevat Şakir. Babası Şakir Paşa’nın sert mizacı ile annesi Sare İsmet Hanım’ın zarafeti arasında sıkışan bu çocukluk, Aliye Berger ve Fahrünnisa Zeyd gibi dehalarla aynı iklimi soludu. Oxford’un özgürlük kokan kütüphanelerinden İtalya’nın Rönesans fırçalarına uzanan bu serüven, Agniesia ile kurulan bir yuva ve kızı Mutarra ile taçlandı. Ancak vatan hasreti, onu trajedinin kalbine, İstanbul’a geri çağırdı.
Afyon’da patlayan silah / bir devrin ve bir babanın sonu

1914 yılı, Kabaağaçlı ailesi için tarihin en karanlık sayfasıydı. Afyon’daki çiftlik evinde yükselen tansiyon, baba ile oğul arasındaki onarılmaz uçurumu bir uçuruma dönüştürdü. Bir gece vakti, eczaneden alınan o tılsımlı uyuşturucu ilaçla uyutulan hane halkı ve ardından patlayan tek el silah sesi…
Cevat Şakir, babası Şakir Paşa’yı vurduğunda sadece bir canı değil, kendisine dayatılan tüm otoriteleri ve bastırılmış öfkesini de o kurşuna hapsetmişti. Aile meclislerinde fısıldanan, resmî kayıtlara geçmeyen “yasak aşk” iddiaları bu cinayetin sisli perdesi olarak kalsa da, Cevat Şakir için bu olay bir sonun değil, ağır bir kefaretin başlangıcıydı.
Sürgünden doğan bir mit: Halikarnassos

Resimli Hafta’daki bir yazısı bahane edilerek 1925’te Bodrum’a sürgün edildiğinde, aslında ruhu özgürlüğüne kavuşuyordu. O dönemin kuş uçmaz, kervan geçmez balıkçı kasabası, Cevat Şakir’in ellerinde Halikarnas Balıkçısı’na dönüştü. Kalemini denizin tuzuyla, mürekkebini Ege’nin mavisiyle doldurdu.
Aganta Burina Burinata ile deniz emekçilerinin sesini dünyaya duyurdu.
Mavi Sürgün ile kendi içsel mahkemesini kâğıda döktü.
Anadolu’yu, Batı’nın kopyası değil, medeniyetin ana rahmi olarak tanımladı.
Maviye dönüşen toprak
Sürgün bittiğinde İstanbul’un parıltılı ama sahte ışıklarına dönmeyi reddetti. Bodrum onun için artık bir cezaevi değil, bir mabet idi. Yaşamının son demlerinde İzmir’in sıcak kucağına sığınsa da, 13 Ekim 1973’te kemik kanserine yenik düştüğünde vasiyeti tekti: Bodrum’un maviliğine bakmak.
Bugün Bodrum’da denize nazır bir tepede, “Yaşadığım cennette uyuyorum.” diyen o adam; bir cinayetin küllerinden koca bir mitoloji, bir çöküşten ise sarsılmaz bir Anadolu kimliği çıkaran gerçek bir bilgedir. O, sadece Ege’yi değil, insanın kendi içindeki karanlığı nasıl aydınlığa çevirebileceğini de bizlere miras bıraktı.
Onun için Bodrum, sadece bir yerleşim yeri değil; bitkileriyle, balıkçılarıyla ve Ege’nin mitolojik geçmişiyle yeniden doğduğu bir dünyaydı. Yazılarında sıkça dile getirdiği o meşhur selamıyla bitirelim:
“Merhaba!”
Eda Merve Akgül




