Günümüz toplumlarında yaşanan en derin kriz, çoğu zaman ekonomik ya da teknolojik değil; ahlaki ve manevi değerlerin sessizce aşınmasıdır.

Bu çöküş, gürültülü bir yıkım gibi değil; fark edilmeden, günlük hayatın içine sinerek ilerler. Bilhassa gereksiz, yerinde kullanılamayan dijital platformlar biz insanoğluna klavye başında, telin tuşunda vicdanı unutturdu. İnsanlar arası ilişkilerde giderek artan tahammülsüzlük, empati eksikliği ve sürekli “ben merkezli” yaşam biçimi, toplumsal dokuyu zayıflatmakta. Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği, herkesin haklı olduğu ama kimsenin sorumluluk almadığı bir sosyal yapı da bu durumda ortaya çıkmaktadır.

Bağımlılık bir sebep değil, bir sonuçtur

Bu çöküşün en kritik alanlarından biri de madde kullanımı ve bağımlılık sorunudur. Özellikle gençler arasında artan madde kullanımı, yalnızca bireysel bir sağlık problemi değil; doğrudan doğruya aile yapısının, sosyal çevrenin ve değer sisteminin zayıflamasıyla ilişkili bir toplumsal göstergedir. Bağımlılık, çoğu zaman bir sebep değil, bir sonuçtur. İlgi eksikliği, aidiyet boşluğu, iletişim kopukluğu ve sağlıklı rol modellerin azalması, gençleri riskli davranışlara daha açık hâle getirmektedir. Bu noktada hem ailelerin hem de sosyal politikaların yeterliliği ciddi şekilde sorgulanmalıdır.

Dengeyi kaybeden sevgi anlayışıdır

Bir başka dikkat çeken durum ise dengeyi kaybeden sevgi anlayışıdır. Elbette hayvanları sevmek, korumak ve merhamet göstermek insan olmanın bir gereğidir. Ancak sokakta aç gezen birini görüp, gerçek ihtiyaç sahibi bir öğrenciyi, çocuğu görmezden gelip yalnızca hayvan sevgisini vicdanın tek ölçüsü hâline getirmek de sağlıklı bir denge değildir. Merhametle iyi insan olmak insanı, tüm canlıları kapsadığında anlam kazanır.Eskiden mahallede başarılı bir öğrencinin eğitimine katkı sağlamak büyük bir erdem sayılırdı. Bugün ise milyonlarca liralık gösterişli harcamalar yapılırken, bir gencin eğitimine burs vermek çoğu zaman akla bile gelmiyor. Oysa bir öğrencinin elinden tutmak, sadece bir insanı değil, bir geleceği ayağa kaldırmaktır.

Eğer alışkanlıklar bozulursa, toplumun ruhu da çözülür

Bu noktada Nietzsche’nin şu uyarısı dikkat çekicidir: “Değerlerin çöküşü başladığında, insan önce kendisini kaybeder.” Bugün yaşanan süreç tam da budur; insanın kendine yabancılaşması.

Aristoteles’in dediği gibi: Bir toplumun ruhu, o toplumun alışkanlıklarında gizlidir. Eğer alışkanlıklar bozulursa, toplumun ruhu da çözülür.

Eğer toplum; yaşlısına saygıyı, hayvana merhameti, gence desteği ve insana değer vermeyi yeniden inşa edemezse, geriye yalnızca kalabalıklar kalır; ama toplum kalmaz. Buna karşılık şehir yaşamında, doğadan kopuk biçimde can dostları beslemek, kimi çevrelerde bir entelektüel tercih göstergesi olarak sunulmakta; bu durum değerler sistemindeki yön kaymasını daha görünür hâle getirmektedir.

Bir toplumu ayakta tutan kat kat beton binalar değildir

Modern yaşam söylemi altında medeniyet, çoğu zaman yüksek binalarla değil, yüksek ahlakla ölçülmesi gereken bir değer sistemi olmaktan uzaklaşmıştır. Gelişmişlik fiziksel yapılarla özdeşleştirilirken; kırsal yaşamın üretim temelli kültürü, çobanlık, tavuk besleme, emek ve doğrudan üretim ilişkisi giderek geri plana itilmiştir. Oysa gerçek medeniyet, üretimden kopmayan, insan–doğa ilişkisini sürdüren ve ahlaki zemini güçlü bir toplum yapısıyla mümkündür. Bu değerler zayıfladığında geriye yalnızca teknoloji kalır; fakat paylaşacak sevgi, gösterecek saygı ve yaşayacak huzur kaybolur.

Unutmayalım ki; Bir toplumu ayakta tutan kat kat beton binalar değildir. Vicdan, saygı, sevgi, merhamet ve birbirine sahip çıkan insanlardır. Değerlerimizi kaybettiğimiz gün, aslında kendimizi kaybetmeye başlarız.

Toplumun ortak değer yargılarını hep birlikte kollamak ve korumak dileklerimle. Kalınız sağlıcakla.