Çocukluğumda okul ders kitaplarımızda yer alan bir yazı vardı. Benim gibi birçok kişinin de hatırlayacağını düşünüyorum. Nurullah Ataç'ın “Bakmak ve Görmek” yazısı.

Çocukken de çok ilgimi çeken bu yazı, belki o yaşlarda tam olarak farkında olmadığım bir biçimde, hayatım boyunca zihnimde kaldı. Aradan geçen yıllar içinde yaşadığım ya da tanık olduğum birçok olay karşısında, farkında olmadan o yazıyla bağlantı kurup yorumlama yapmış olabilirim.

Okulların açılacağı, yaz tatilinin sona erdiği şu günlerde bu yazıyı yine hatırladım. Çocuklar sınıflarına dönecek. İlk günlerde o klasik soru mutlaka sorulacak:

“Tatilinizi nasıl geçirdiniz?”

Elbette herkesin tatil imkanı ve koşulları farklı. Anne babaların büyük bir bölümünün yaz boyunca çalışmak zorunda olduğunu, ekonomik şartları da unutmamak gerekiyor. Ancak yine de “tatil” kavramı üzerine biraz düşünebiliriz.

Bizim ülkemizde tatil denildiğinde akla öncelikle sahiller geliyor. Deniz, güneş ve kum... Böylesine güzel kıyılara sahip bir ülkede bunun doğal olduğunu kabul ediyoruz ve deniz tatilini seviyoruz. Ama tatil sadece deniz kenarında geçirilen günlerden mi ibaret? Özellikle çocuklar ve gençler için tatilin başka bir anlamı da olamaz mı?

Bir müzeyi gezmek, bir ören yerinde dolaşmak, yaşadığımız şehrin ya da farklı şehirlerin tarihini keşfetmek, bir sergiye ya da nitelikli bir etkinliğe katılmak da tatilin bir parçası olabilmeli.

Bu yaz boyunca ben de kültürel anlamda katkı sağlayabilecek, imkanlar dahilinde ve ekonomik açıdan zorlamayacak farklı etkinliklerden söz etmeye çalıştım. Belki birçoğuna yetişemiyoruz bile ama etrafımızda aslında oldukça fazla etkinlik düzenleniyor.

Bunların yanı sıra müze kültürünü de daha çok konuşmalıyız diye düşünüyorum.

Bir müzeye gitmekle müzeyi gerçekten gezmek, bir sanat eserinin önünden geçmekle karşısında durup onu anlamaya ve yorumlamaya çalışmak arasında fark var. Tatillerin dışında okul gezileriyle de çocuklar müzelere, tarihi mekanlara ve sanat etkinliklerine götürülebiliyor.

Tam da burada “Bakmak ve Görmek” meselesi devreye giriyor. Sanat etkinliklerine, sergilere, müzelere, tarihi mekanlara gidiyoruz ama orada ne görüyoruz?

Bir tablonun karşısında biraz durmak, ayrıntılarını fark etmek ve zihnimizde anlamlandırmaya çalışmak... Bunlar empati sahibi bireyler olabilmek için de önemli diye düşünüyorum.

Belki insan ilişkilerinde de en çok ihtiyacımız olan şey bu. Herkes anlaşılmak ister. Ama anlamak, sanırım biraz da öğrenilebilen bir şeydir. Bir sanat eserini anlamaya ve yorumlamaya çalışmakla başlayan bu çaba, zamanla karşımızdaki insanı anlamaya çalışma becerisine de katkı sağlayabilir.

Sanat eserlerini yorumlayabilmek bence düşündüğümüzden de önemli bir konu.

Hala yapılıyor mu bilmiyorum ama belki yeni eğitim öğretim yılının ilk haftası, çocuklarımıza bir kompozisyon ya da resim çalışması konusu verilebilir:

“Bakmak ve Görmek.”

Ortaya çıkacak çalışmalar, çocukların dünyayı nasıl algıladığına, nasıl düşündüğüne ve empati kurma biçimlerine dair bize ipuçları da verebilir.