Bugün bir öğretmenin adını, bir eğitimcinin emeğini, bir insanın hayallerini değil; bir cinayetin acısını konuşuyoruz. Çünkü yine geç kaldık. Yine sonuçların yasını tutarken, sebeplerin üzerine gitmeyi ihmal ettik.

İstanbul Çekmeköy’de görev yaptığı lisede katledilen Fatma Nur Çelik öğretmenimizin ardından yapılan açıklamalara, paylaşılan taziye mesajlarına, yükselen öfkeye baktığımızda ortak bir duygu var: Üzüntü. Fakat ne yazık ki bu üzüntü, ülke olarak kronikleşmiş bir refleksin parçası. Olay olduktan sonra üzülmek ve kınamak… Sonra gündem değişene kadar beklemek.

Oysa asıl sormamız gereken soru şu: Biz eğitim sistemini gerçekten ne kadar ciddiye alıyoruz?

Bir süredir okullarda zil sesi olarak ilahi çalınıp çalınmaması üzerinden hararetli tartışmalar yürütülüyor. Ancak bir ülkenin eğitim gündemi bu kadar sembolik başlıklara sıkıştığında, esas sorunlar gölgede kalır. Müfredatın niteliği, okul güvenliği, psikolojik danışmanlık hizmetlerinin yeterliliği, öğretmenlerin çalışma koşulları, şiddetle mücadele mekanizmaları… Bunlar konuşulmadığında, tartışılmadığında ve çözülmediğinde bedelini insanlar ödüyor.

Bir öğretmenin, görev yaptığı okulda can güvenliğinin sağlanamaması yalnızca bireysel bir trajedi değildir; sistemsel bir arızanın göstergesidir. Okullar sadece bilgi verilen mekânlar değil, aynı zamanda güvenli yaşam alanlarıdır. Eğer bir öğretmen kendini güvende hissetmiyorsa, bir öğrenci şiddet potansiyeli taşıyan bir ortamda eğitim görüyorsa, orada zil sesinin ne olduğunun bir anlamı kalmaz.

Benzer bir tabloyu doğal afetlerde de gördük. Deprem olduğunda “neden binalar yıkıldı” diye soruyoruz ama imar politikalarını, denetimsizliği, bilimden uzak kararları yeterince tartışmıyoruz. Sporda başarısız olduğunda altyapıyı değil ürettiğimiz bahaneleri konuşuyoruz. Sanatta gerilediğimizde ifade özgürlüğünü değil sansasyonu tartışıyoruz. Hep sonuçların üzerinde debeleniyor, sebepleri ısrarla ıskalıyoruz.

Bu durum tesadüf değil; bir zihniyet meselesi. Sorunun kaynağına inmek zahmetlidir. Yapısal reform gerektirir. Sorumluluk almayı zorunlu kılar. Oysa semboller üzerinden tartışmak daha kolaydır; kimlikler üzerinden saflaşmak daha konforludur. Böylece gerçek sorunlar ertelenir, acılar ise tekrar eder.

Eğitim politikası ideolojik vitrin düzenlemesi değildir. Eğitim, bir ülkenin geleceğini şekillendiren en hayati alandır. Öğretmenin itibarı, güvenliği ve mesleki güvencesi korunmadan; okulların fiziki ve psikolojik güvenliği sağlanmadan; öğrencilerin sosyal ve duygusal ihtiyaçları gözetilmeden atılan her adım eksik kalacaktır.

Fatma Nur Çelik’in adı, bir gün daha gündemde kalıp sonra unutulacak bir başlık olmamalı. Onun adı, eğitimde güvenlikten psikolojik destek sistemlerine kadar somut adımların başlangıcı olmalı. Aksi halde her yeni olayda aynı cümleleri kurmaya, aynı öfkeyi yaşamaya ve aynı çaresizliği hissetmeye devam edeceğiz.

Belki de artık şu soruyu kendimize dürüstçe sormalıyız: Biz gerçekten sorunları çözmek mi istiyoruz, yoksa onları tartışıyor gibi yaparak vicdanımızı mı rahatlatıyoruz?

Bir toplumun olgunluğu, acıdan ders çıkarma kapasitesiyle ölçülür. Eğer hâlâ sembolleri konuşup yapısal sorunları ertelemeye devam ediyorsak, yalnızca öğretmenlerimizi değil geleceğimizi de kaybediyoruz.

Ve o zaman zil sesi ne olursa olsun, çalan her zil bize bir şeyi hatırlatacak: İhmal edilen her gerçek, bir gün acı bir şekilde geri döner.