Şehirler, yalnızca üzerinde yükselen binalardan ya da içinden geçen yollardan ibaret değildir; onlar, içine doğan her bireyin ruhuna işleyen canlı birer hafıza mekânıdır. İzmir ise bu tanımın ötesinde, tarih boyunca "Akdeniz’in İncisi" sıfatını bir unvandan ziyade bir karakter özelliği olarak taşımıştır. Bu köşedeki ilk buluşmamızda, imbatın serinliğini sadece tenimizde değil, düşüncelerimizde de hissetmeyi amaçlayan bir yolculuğa çıkıyoruz. İzmir’in tarihsel süreçte üstlendiği "kapı" olma vasfı, bugün bizlere sadece bir coğrafi konum değil, aynı zamanda entelektüel bir sorumluluk da yüklemektedir.
İzmir, antik çağlardan bu yana ticaretin ve fikirlerin kavşak noktası olması hasebiyle, heterojen bir kültürel yapıyı bünyesinde barındırmıştır. Fernand Braudel’in Akdeniz dünyasına dair vurguladığı "uzun dönemli tarih" (longue durée) perspektifinden bakıldığında, İzmir’in liman kenti kimliği, onun toplumsal genetiğindeki hoşgörü ve yenilikçilik kodlarını açıklamaktadır. Kentin bu kozmopolit yapısı, Osmanlı modernleşmesinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geçen kritik eşiklerde, daima bir "öncü" rolü üstlenmesini sağlamıştır. Bugün bizlerin bu köşede yapacağı tartışmalar, işte bu kadim mirasın modern izdüşümlerini aramak üzerine kurgulanacaktır.
Bir kenti sevmek, onun sorunlarına göz yummak değil, aksine o sorunları rasyonel bir süzgeçten geçirerek çözümün parçası olmaya talip olmaktır. Yerellik, küreselleşmenin tek tipleştirici etkisine karşı durabileceğimiz en güçlü mevzidir. İzmir’in kendine özgü yaşam kültürü, "yavaş şehir" felsefesiyle harmanlanan dinamizmi ve demokrasiye olan sarsılmaz inancı, Türkiye’nin genel toplumsal panoraması için bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla burada yazılan her satır, sadece Karşıyaka’nın bir sokağını ya da Konak’ın bir meydanını değil, aslında insana ve geleceğe dair evrensel bir arayışı temsil edecektir.
Netice itibarıyla, yazı yazmak bir iddia işidir; ancak bu köşede iddiamız, hakikatin tekelini elimizde tutmak değil, doğru soruları sorma cesaretini göstermektir. İzmir’in o meşhur gün batımında, Kordon’da yankılanan seslerin arasına bir fikir damlası bırakabiliyorsak, asıl amacımıza ulaşmış sayılırız. Zira değişimin anahtarı, büyük sloganlarda değil, o imbat rüzgarının getirdiği taze bir düşüncenin zihnimizde yarattığı o küçük ama derin kıpırtıda gizlidir. Unutulmamalıdır ki; bir kenti gerçekten fethetmek, onun sokaklarına isim vermekle değil, o sokaklarda dolaşan özgür düşüncenin kalıcılığını sağlamakla mümkündür.