Gelibolu Harekâtı, askeri tarihin tozlu sayfalarından bir kesit olmanın çok ötesinde; stratejik kibrin, coğrafi inadın ve bir ulusun varoluş refleksinin çarpıştığı, dünya tarihinin en dramatik kırılma noktalarından biridir.

G E L İ B O L U

İtilaf Devletleri’nin, özellikle de Winston Churchill’in "deniz gücüyle kestirme zafer" illüzyonuna kapılarak kurguladığı plan, sadece Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u hedeflemiyor, aynı zamanda savaşın süresini kısaltıp küresel güç dengesini perçinlemek istiyordu. Ancak 18 Mart 1915’te boğazın sularına gömülen o "yenilmez" donanma, bu planın ilk ve en sert duvarına çarptı.

Denizden geçit bulamayan stratejik akıl, çözümü 25 Nisan 1915 sabahı yarımadanın sarp kıyılarına asker çıkarmakta buldu. Seddülbahir’den Arıburnu’na uzanan o dar hat, kısa sürede siperlerin birbirine nefes mesafesinde olduğu, tarihin en kanlı yıpratma savaşlarından birine evrildi. İşte tam bu noktada, askeri dehanın sadece rütbe değil, inisiyatif meselesi olduğu kanıtlandı. Mustafa Kemal Atatürk’ün 19. Tümen komutanı olarak "Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" çıkışı, sadece bir emir değil; Conkbayırı ve Anafartalar hattında tarihin akışını değiştiren bir irade beyanıydı.

Harekâtın ağustos ayındaki Suvla çıkarması gibi hamlelerle genişletilme çabası, coğrafyanın zorluğu ve lojistik imkansızlıklar karşısında adeta eridi gitti. Prior (2009) gibi tarihçilerin de vurguladığı üzere, komuta kademesindeki hatalar ve müttefikler arası koordinasyonsuzluk, İtilaf Devletleri için süreci askeri bir fiyaskoya dönüştürdü. Ocak 1916’da yarımadadan çekilen son askerle birlikte, bu cephe sadece bir yenilgi alanı değil, yeni ulusal kimliklerin laboratuvarı olarak tarihe kazındı.

Gelibolu'nun bıraktığı miras, ölen askerlerin sayısından çok daha derin:

-Avustralya ve Yeni Zelanda için ANZAC ruhu, bu sarp kayalıklarda vaftiz edildi; 25 Nisan, okyanusun ötesinde bir ulusal hafıza simgesine dönüştü.

-Osmanlı için bu zafer, imparatorluğun son demlerinde toplumsal morali ayağa kaldıran ve Milli Mücadele’nin lider figürünü (Atatürk) tarih sahnesine çıkaran bir katalizör oldu.

-Ancak bu direnişin bedeli ağırdı; "Tıbbiyeli" ve "Mülkiyeli" gençlerin cephede erimesi, yeni kurulacak Cumhuriyet’in entelektüel sermayesinde derin bir boşluk yarattı.

Sonuç olarak; Gelibolu, klasik bir savunma başarısından ziyade, modern Türkiye’nin "Çanakkale Geçilmez" bilinciyle örülen ruhsal temelidir. Bugün bu topraklar, bir zamanlar birbirine kurşun sıkanların torunlarının yan yana anma törenleri yaptığı, savaşın yıkımından evrensel bir barış dili devşirildiği nadir bir "huzur coğrafyası"dır. Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı o meşhur teselli mektubu, kanla yazılmış bir tarihin nasıl bir barış manifestosuna dönüşebileceğinin en asil örneğidir.

Günün sonunda Gelibolu bize şunu öğretir: En sofistike stratejik planlar bile, toprağını savunan bir halkın kolektif direnci ve doğru zamanda alınan cesur kararlar karşısında iflas etmeye mahkumdur.

Bu yarımada, askeri bir başarısızlığın nasıl bir onur abidesine, bir düşmanlığın ise nasıl bir dostluk köprüsüne dönüşebileceğinin dünya tarihindeki en sarsıcı ve şık örneğidir.

Kaynakça :

-ATASE (2012). Çanakkale Savaşları Tarihi. T.C. Genelkurmay Başkanlığı Yayınları.

-Bean, C.E.W. (1941). The Official History of Australia in the War of 1914–1918. University of Queensland Press.

-Broadbent, H. (2005). Gallipoli: The Fatal Shore. Viking Penguin.

-Erickson, E. J. (2001). Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War. Greenwood Press.

-Prior, R. (2009). Gallipoli: The End of the Myth. Yale University Press.

-Pugsley, C. (1998). The Anzac Experience: New Zealand, Australia and Empire in the First World War. Reed Publishing.