Japonlar, insanların üç yüzü olduğunu söylüyorlar: Birinci yüz, insanın dünyaya gösterdiği. İkinci yüz, yakın arkadaşlarına ve ailelerine gösterdikleri. Üçüncü yüz ise kimseye göstermedikleri... İşte bu yüz, kim olduğunun en gerçek yansımasıdır! Edebiyat da bu yüzün peşindedir, onun aynasıdır; bakmaya cesaret edenler için...
Jung'un gölge, karanlık yanımız dediği bu yüzümüzle zamanında tanışmazsak hayatın hep sığ sularında yüzer, insanlarla hep mesafeli ilişkiler kurar, sahici bir yakınlığı deneyimleyemeyiz. Artık aşkın yaşanamıyor olmasının bir sebebi de bu. Çünkü aşk bir tanıklıktır, karşıdakinin tüm kusurlarına, zaaflarına da tanık olarak yanında kalmayı seçmek uzun soluklu, derin bir sevdayı getirir beraberinde. İyi günde kötü günde biraz da bu demektir... Kavramlara kafa yormaya başladığınız zaman altlarında kadim bir bilgelik, gelenek seziliyor.
Elleriyle çalışan insan işçidir. Elleri ve kafasıyla çalışan insan ustadır. Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan insan sanatkârdır, demişti Goethe. Yaşamın içinde kimseyi incitmeden, ihtiyacı olanlara ilham vererek yol almak da bir sanatkârlık istiyor aslında. Ölümün olduğu şu dünyada hiçbir şey bir kalbin incinmesinden daha ciddi gelmiyor bana. Sevdiklerimiz yaşamın içinden kayıp gidiyor ansızın. Gün aniden batıyor. Gece bazen uzun sürüyor ama gün mutlaka yeniden doğuyor. Bizimle ya da bizsiz dünya dönmeye devam ediyor ve edecek. Bu sebeple içinde biz varken ona ne kattığımız önemli. Gereksiz kibrin ve hırsın kimseye faydası yok. Dünya bizimle bir parça daha güzel ve anlamlı olsa, yeryüzünde iyi iş çıkarmış olmaz mıyız? Yazdığım romanların yanında uluslararası sanat projeleriyle ilgilenmemin nedeni biraz da bu. Dünya estetik bakmayı bilen insanların elleriyle şekil değiştirebilir ve bu bakışı bize ancak sanat kazandırabilir. Sanatn tuttuğu aynaya ne kadar çok insan bakmaya cesaret ederse, o kadar iyi.