Birinci Dünya Savaşı devam ederken savaşın sonucunun ne olacağı henüz kesinleşmemişti; ancak İngiltere ve Fransa için Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceği konusunda önemli ölçüde bir fikir birliği oluşmuştu.
Cephelerde çatışmalar sürerken Londra ve Paris'te yürütülen diplomatik görüşmeler yalnızca savaşın nasıl kazanılacağıyla değil, savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni düzenin nasıl şekillendirileceğiyle de ilgiliydi. 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiliz diplomat Mark Sykes ile Fransız diplomat François Georges-Picot arasında imzalanan ve tarihe Sykes-Picot Anlaşması olarak geçen gizli mutabakat, bu arayışın en somut ürünlerinden biri oldu.
Anlaşmanın özü oldukça açıktı. Osmanlı Devleti'nin Arap toprakları savaş sonrasında İngiltere ve Fransa'nın nüfuz alanlarına ayrılacaktı. Rusya'nın da onay verdiği bu plan, bölgenin etnik yapısını, mezhepsel dengelerini, tarihî bağlarını veya yerel toplumların siyasi beklentilerini esas almıyordu. Belirleyici olan unsur büyük güçlerin stratejik ve ekonomik çıkarlarıydı. Akdeniz limanlarından Basra Körfezi'ne uzanan ticaret yolları, enerji kaynakları ve ulaşım koridorları paylaşımın temel kriterlerini oluşturuyordu.

Bu nedenle Sykes-Picot'u yalnızca bir sınır çizme girişimi olarak değerlendirmek eksik kalır. Aslında anlaşma, Avrupa merkezli güç siyasetinin Ortadoğu'ya uygulanmış bir versiyonuydu. Bölgenin geleceği, bölge halklarının katılımı olmaksızın belirlenmeye çalışılmıştı. Üstelik aynı dönemde İngiltere'nin Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali ile yürüttüğü yazışmalarda bağımsız bir Arap devleti vaadinde bulunması, daha sonra ortaya çıkacak derin güvensizliğin de temelini attı. Arap dünyasında uzun yıllar etkisini sürdürecek “ihanet” söyleminin köklerinden biri burada yatmaktadır.
Sykes-Picot'un çoğu zaman gözden kaçan yönlerinden biri, yalnızca bugünkü Irak, Suriye ve Ürdün'ü değil, Filistin'i, Kıbrıs'ı ve Anadolu'nun bazı bölgelerini de kapsayan daha geniş bir jeopolitik tasarım olmasıdır. Filistin meselesi anlaşmanın en hassas başlıklarından biriydi. İngiltere ve Fransa, Kudüs ve çevresindeki kutsal bölgelerin statüsü konusunda uzlaşmakta zorlanınca bu alanın uluslararası yönetime bırakılması kararlaştırıldı. Daha sonra Balfour Deklarasyonu ve Filistin'de kurulacak yeni siyasi düzene ilişkin girişimler büyük ölçüde bu diplomatik zeminde şekillendi.
Anlaşmanın daha az bilinen hükümlerinden biri ise Kıbrıs ile ilgiliydi. İngiltere, 1878'den beri kontrol ettiği ve 1914'te ilhak ettiğini açıkladığı Kıbrıs konusunda Fransa'ya belirli güvenceler vermişti. Buna göre Londra, Fransız hükümetinin onayı olmadan adayı üçüncü bir devlete devretmeyecekti. Bu durum, Doğu Akdeniz'in stratejik öneminin daha o yıllarda büyük güçlerin hesaplarında ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu göstermektedir.
1917 yılında Bolşevik Devrimi sonrasında Rus arşivlerinden çıkan belgeler Sykes-Picot'u dünya kamuoyunun önüne taşıdığında özellikle Arap dünyasında büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Çünkü bağımsızlık beklentisiyle Osmanlı Devleti'ne karşı destek veren birçok Arap lider, aynı anda kendi topraklarının gizli pazarlıklara konu edildiğini öğrenmişti. Bu durum yalnızca dönemin siyasi atmosferini etkilemedi; ilerleyen yıllarda Batı karşıtı söylemlerin ve sömürgecilik eleştirilerinin de önemli dayanaklarından biri haline geldi.
Savaş sonrasında kurulan manda sistemi ise bu paylaşım planının farklı bir isim altında uygulanmasından başka bir şey değildi. Milletler Cemiyeti çatısı altında oluşturulan bu model teorik olarak bölge halklarını bağımsızlığa hazırlamayı amaçlıyordu. Pratikte ise İngiltere ve Fransa'nın Suriye, Irak, Filistin ve Ürdün üzerindeki hakimiyetini meşrulaştıran bir mekanizma işlevi gördü. Sömürgecilik ortadan kalkmamış, yalnızca yeni bir hukuki terminolojiyle yeniden tanımlanmıştı.
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan önemli bir gerçek vardır. Sykes-Picot sonrasında tasarlanan düzenin tamamı hayata geçirilemedi. Bunun en önemli nedeni Anadolu'da başlayan Türk Kurtuluş Savaşı oldu.
İngiltere ve Fransa'nın 1916 yılında öngördüğü paylaşım planı yalnızca Arap coğrafyasını değil, Anadolu'nun önemli bölümlerini de kapsıyordu. Adana, Mersin ve Kilikya bölgesi başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu'nun önemli bir kısmı Fransız nüfuz alanı olarak değerlendirilmişti. Bu yaklaşım daha sonra 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile somutlaştırıldı. Sevr, Osmanlı Devleti'nin siyasi ve coğrafi varlığını büyük ölçüde sona erdiren bir belge niteliğindeydi. Ancak tarih çoğu zaman masa başında hazırlanan planlardan çok, sahada ortaya çıkan güç dengeleri tarafından şekillenir.
Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yürütülen Millî Mücadele tam da bu noktada devreye girdi. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz sonrasında İtilaf Devletleri'nin Anadolu üzerindeki hesapları çökmeye başladı. 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması yalnızca yeni Türk devletinin uluslararası meşruiyetini sağlamadı; aynı zamanda Sevr'in ve onun arkasındaki paylaşım mantığının da geçersiz hale geldiğini ilan etti. Başka bir ifadeyle Sykes-Picot'un Anadolu'ya uzanan kısmı fiilen uygulanamadı.
Bu gelişmenin etkisi yalnızca Türkiye ile sınırlı kalmadı. Arap basınında, Hintli milliyetçilerin yazılarında ve Mısır'daki siyasi çevrelerde Anadolu'daki direniş dikkatle takip edildi. Millî Mücadele, Avrupa'nın askerî üstünlüğünün mutlak olmadığını gösteren önemli bir örnek olarak görüldü. Ankara'nın başarısı, sömürge yönetimi altında yaşayan birçok toplum açısından psikolojik bir kırılma yarattı ve bağımsızlık mücadelelerine moral kaynağı oldu.
Bugün Ortadoğu'da yaşanan her sorunu doğrudan Sykes-Picot'a bağlamak elbette tarihsel gerçekliği basitleştirmek olur. Bölgedeki iç siyasi dinamikler, otoriter yönetimler, ekonomik sorunlar ve uluslararası rekabet de en az sınırlar kadar belirleyici rol oynamaktadır. Buna rağmen Sykes-Picot'un sembolik önemi hâlâ devam etmektedir. Çünkü anlaşma, dış güçlerin bölgeyi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda şekillendirme anlayışının en görünür örneklerinden biridir.
Aradan yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Sykes-Picot'un hâlâ tartışılıyor olması tesadüf değildir. Çünkü mesele yalnızca sınırlar değildir. Asıl tartışma, halkların iradesi dışında tasarlanan bir düzenin ne kadar kalıcı olabileceği sorusudur. Tarih gösterdi ki haritalar masa başında çizilebilir; ancak onların kalıcı olup olmayacağına sahadaki toplumlar karar verir.
Bu nedenle Sykes-Picot'un hikâyesi yalnızca sınırları çizenlerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda o sınırlara itiraz edenlerin, onları değiştirenlerin ve kendi kaderlerini yeniden yazmaya çalışan toplumların hikâyesidir. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşı da bu hikâyenin en önemli dönüm noktalarından biri olarak, Sevr ile somutlaşan paylaşım düzeninin en kritik ayağını çökertmiş ve Anadolu'nun sömürgeci tasarımların dışında kalmasını sağlamıştır. Bir asır sonra bile Ortadoğu'nun siyasi tartışmalarında Sykes-Picot'un adının yaşamaya devam etmesinin nedeni yalnızca geçmişte çizilen sınırlar değil, o sınırların arkasındaki güç anlayışının hâlâ sorgulanıyor olmasıdır.
Kaynakça
-David Fromkin, A Peace to End All Peace: The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East.
-James Barr, A Line in the Sand: Britain, France and the Struggle that Shaped the Middle East.
-Margaret MacMillan, Paris 1919: Six Months That Changed the World.
-Eugene Rogan, The Fall of the Ottomans: The Great War in the Middle East.
-T. E. Lawrence, Seven Pillars of Wisdom.
-Gertrude Bell, Letters and Papers of Gertrude Bell.
-San Remo Conference Records (1920).
-British National Archives, Foreign Office Records on the Sykes-Picot Agreement.
-Şahin, İsmail; Şahin, Cemile; Şükür, İsmail, “Sykes-Picot Antlaşması ve Ortadoğu'nun Yeniden Yapılandırılması”.
-Altunışık, Meliha Benli, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası üzerine çalışmaları.
-Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Sykes-Picot Antlaşması” maddesi.