9 Eylül 1922 denildiğinde çoğumuzun zihninde aynı görüntü belirir. Türk süvarileri İzmir'e giriyor, işgal sona eriyor ve dört yıl süren acı bir dönem kapanıyor. Oysa o sabahı yalnızca bir şehrin kurtuluşu olarak okumak, 9 Eylül'ün taşıdığı askeri ve siyasi anlamı daraltır. İzmir'e giren birlikler, 26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz'un ardından Yunan ordusunu takip ederek günler içinde yüzlerce kilometre yol almıştı. Türk ordusunun amacı sadece İzmir'e ulaşmak değil, Anadolu'daki Yunan askeri varlığını bütünüyle sona erdirmekti.

26 Ağustos sabahı başlayan Büyük Taarruz'un ilk günlerinden itibaren Türk ordusunun hareket sürati Yunan komutanlığının hesaplarını bozdu. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nden sonra geri çekilme artık düzenli bir savunma hareketi olmaktan çıktı. Mustafa Kemal Paşa'nın “Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!” emriyle başlayan takip harekatında süvari birlikleri özel bir görev üstlendi. Düşmanın geri çekilme yollarını kesmek, haberleşmesini bozmak ve piyadenin ilerleyişinin önünü açmak onların işiydi. Nitekim Mustafa Kemal Paşa daha sonra, ordunun yaklaşık dört yüz kilometrelik yolu on gün içerisinde geçtiğini anlatacaktı.
İzmir'e yaklaşan birliklerin başında süvariler bulunuyordu. 1. ve 2. Süvari Fırkaları ile onları destekleyen birlikler, şehrin çevresindeki stratejik noktaları kontrol altına alarak ilerledi.
9 Eylül sabahı Türk süvarilerinin İzmir'e girmesiyle işgal idaresinin şehir üzerindeki askeri hakimiyeti sona ermeye başladı. Ancak “İzmir'e ilk kim girdi?” sorusuna tek bir isimle cevap vermek, o günün askeri hareketini gereğinden fazla basitleştirir. Dönemin haberlerinde ve sonraki araştırmalarda farklı birlik ve subayların isimleri öne çıkar. Burada kesin olan husus, İzmir'e girişin esas yükünü Türk süvari birliklerinin taşıdığıdır.
Şerafettin Bey'in adı ise 9 Eylül'ün hafızasında özel bir yere sahiptir. Süvari birlikleriyle İzmir'e giren Yüzbaşı Şerafettin Bey, Hükümet Konağı'na ulaşan Türk subayları arasında bulunuyordu. Türk bayrağının göndere çekilmesi, dört yıl önce başlayan işgalin sona erdiğini bütün şehre ilan eden sembolik anlardan biri oldu. Aynı saatlerde farklı Türk birlikleri de İzmir'in çeşitli kesimlerine ulaşıyor, askeri kontrol giderek bütünüyle Türk ordusunun eline geçiyordu.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var. Mustafa Kemal Paşa 9 Eylül günü İzmir'de değildi. Başkomutan, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile İzmir'e yaklaşmış, Nif üzerinden Belkahve'ye ulaşmıştı. İzmir'i ilk kez kurtuluşun ertesi günü, 10 Eylül'de gördü. Bu ayrıntı, 9 Eylül'ün aslında bir son değil, askeri zaferin yeni bir safhaya geçtiği gün olduğunu gösterir.
Üstelik şehirde Yunan kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte son derece hassas bir ortam oluşmuştu. İşgal yönetiminin kurumları çözülüyor, limanda yabancı savaş gemileri bulunuyor, şehirde kamu düzeninin yeniden kurulması gerekiyordu. Türk ordusu açısından mesele artık yalnızca düşmanı takip etmek değildi. İzmir gibi büyük bir liman kentinde güvenliği sağlamak, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve şehir hayatını mümkün olduğunca kısa sürede normale döndürmek gerekiyordu.
9 Eylül'ün hemen ardından savaşın tamamen sona ermediğini de unutmamak gerekir. Türk ordusu İzmir'den sonra kuzeye yöneldi. Boğazlar ve Trakya meselesi gündeme geldi. İngiltere ile Türkiye arasında yeni bir askeri ve diplomatik gerilim ortaya çıktı. Sonunda 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Böylece 9 Eylül'de İzmir'de kazanılan askeri zafer, diplomasi masasında yeni bir sürecin kapısını açtı. Lozan'a giden yolun taşları da bu dönemde döşendi.
Bugün 9 Eylül'ü kutlarken çoğu zaman yalnızca şehrin kurtuluşunu hatırlıyoruz. Oysa o günün arkasında 26 Ağustos'tan itibaren devam eden olağanüstü bir askeri takip, yüzlerce kilometrelik bir ilerleme, süvari birliklerinin büyük hareket kabiliyeti ve çöken bir işgal düzeninin yerine yeniden devlet otoritesinin kurulması vardır. İzmir'e giren süvarilerin taşıdığı şey yalnızca silah değildi, dört yıldır işgal altında bulunan bir şehre Türkiye'nin geleceğiyle ilgili siyasi iradeyi de getiriyorlardı.
Belki 9 Eylül'ün gerçek anlamı tam burada yatıyor. Bir şehrin kurtuluşu, sadece düşman askerinin şehirden çıkarılması değildir. Asıl mesele, o şehrin yeniden kendi devletinin siyasi ve hukuki düzeni içine dönmesidir. İzmir'de 9 Eylül 1922 sabahı başlayan süreç, 10 Eylül'de Mustafa Kemal'in şehre gelişiyle yeni bir anlam kazandı; Mudanya'da diplomasiye, Lozan'da ise uluslararası hukuka taşındı. Bu nedenle 9 Eylül, Büyük Taarruz'un son durağı olmaktan çok, askeri zaferin siyasi bağımsızlığa dönüştüğü yolun İzmir'deki başlangıç noktasıdır.
Kaynakça
Atatürk Araştırma Merkezi. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I.
Atatürk Araştırma Merkezi. Kurtuluş Savaşı: Askeri ve Siyasi Zaferler.
Atatürk Araştırma Merkezi. Kuruluşun ve Kurtuluşun Sembol Kenti İzmir Sempozyumu Bildirileri.
Çakır, G. (2022). Türk ordusunun İzmir'e giriş sürecinin Türk basınındaki yansımaları (26 Ağustos 1922-13 Eylül 1922). Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 22(Özel Sayı).
Durgun, B. (2011). Kurtuluşundan sonraki ilk günlerde İzmir'de sosyo-ekonomik durum. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 11(23).
Jäschke, G. (1972). Mustafa Kemal'in Amiral Brock'a mektubu. Belleten, 36(144), 535-540.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. TBMM Zabıt Cerideleri.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. Milli Mücadele dönemine ilişkin arşiv belgeleri.