Yaz aylarında mutfakta ne pişirdiğinizin pek bir önemi yok. Çünkü aslında kimse ocağa yaklaşmak bile istemiyor. Sıcak mı? Kaynar. Güneş mi? Tost makinesi. Ev mi? Sanki fırının içine battaniye serilmiş. İşte tam da böyle günlerde, mutfağın mütevazı kahramanı sahneye çıkıyor: Buzlu cacık.
Şöyle kenarları buğulu bir cam kâse… İçinde bol yoğurt, incecik rendelenmiş salatalık, bir fiske sarımsak, azıcık zeytinyağı ve üzerine dökülmüş birkaç yaprak taze nane… Ve tabii ki en önemli sahne: iri iri buzlar! O kaşığı daldırdığınız anda cacığın içinden çıkan serinlik, sadece damağınızı değil, ruhunuzu da soğutur. Hele ki dışarıda asfalt eriyor, klimanız da sadece gürültü yapıyorsa…
Cacık bir meze gibi görünür ama aslında yazın öğle yemeğidir. Çünkü onunla birlikte başka hiçbir şey yemek istemezsiniz. Tadı, yoğurdun ekşiliğiyle salatalığın serinliğini birleştirir; su gibidir ama daha dolu, çorba gibidir ama daha ferah. Tam bir yaz paradoksudur.
Bazıları içine buz koymayı abartı bulur. Onlara göre cacık zaten soğuk olur, buz işi biraz şovdur. Ama bilmezler ki o buzlar sadece soğutmaz; hafif hafif erirken cacığın kıvamını da değiştirir, suyla yoğurdu dans ettirir. Buzlu cacık bir anlamda geçici bir sanat eseridir. 10 dakika içinde yok olur ama etkisi uzun sürer. Bir tür yaz meditasyonu…
Üstelik buzlu cacık, çocukluğumuzun yaz öğlelerinden, anneannelerin “çorba niyetine” getirdiği mutfak pratikliğinden bir hatıradır. Tencerede bekletilmez, dondurucuya girmeyecek kadar naiftir. Bir kâseye konur, birkaç buzla süslenir, en sarsılmaz yaz geleneği olarak sofraya gelir.
Yaz sıcağıyla kavrulurken, bir an durup nefes almak istiyorsanız buzdolabınıza yürüyün. Bir kâse yoğurt alın. Salatalığı soyun, nane doğrayın, sarımsağı usulca rendeleyin. Ve en sonda o zafer anı: buzları atın.
Küçük bir not bırakayım: Bazı huzurlar yalnızca cacıkta bulunur. Ama dikkat edin, son kaşık hep en serin olandır. Kaçırmayın.