Bugün Türkiye'de çok garip bir kültürel iklim var. Seküler kesim ve muhalif elitler, azınlıkların ya da kendi mahallelerinin hassasiyetlerine karşı muazzam derecede nazik.

Nevşin Mengü bir kelime yüzünden Musevi cemaatinden anında özür diler; Güldür Güldür TV’de papaz skeci yapınca sahneyi kaldırır; Alevilerle ilgili haddini aşan bir şaka yapan komedyen linç edilir. Buraya kadar her şey normal ve olması gerekendir; toplumsal barış saygı gerektirir.
Ancak mesele bu ülkenin dindar, muhafazakar çoğunluğunun mukaddesatına gelince işler değişiyor. Son dönemde stand-up sahnelerinde Deniz Göktaş örneğinde gördüğümüz üzere, dindarların değerleri, yaşam tarzları ve inançları acımasız bir mizahın, hatta bazen gizli bir kibrin nesnesi haline getirilebiliyor. İzmir plajında tesettürlü bir anne-kıza "Buralar bizim, yallah" diyebilen o nobran zihniyet, muhafazakar seçmenin hafızasındaki "eski Türkiye" korkularını her gün taze tutuyor. İşte AK Parti’nin yirmi yılı aşkın süredir yenilmeme sırrı tam olarak burada yatıyor.

CHP, son 24 yılda (2002-2023) yapılan hiçbir milletvekili genel seçiminde %26 bandını aşamamış ve sürekli ana muhalefet partisi konumunda kalmıştır. Bu başarısızlığı önce Baykal’ı sonra Kılıçdaroğlu’nu hain ederek aşmaya çalıştılar. Şimdi de İmamoğlu ve Özel için aynı kısır döngü başlamış oldu.

Öyle ki CHP tarihi boyunca aldığı en yüksek oy oranına toplumsal eşitlik, sosyal adalet ve çalışan kesimlere refah vadeden “sol” söylemleri öne çıkaran Ecevit önderliğinde girdiği 5 Haziran 1977 Milletvekilliği Genel Seçimlerinde aldığı (% 41,3) ve 11 Aralık 1977 Yerel Seçimlerinde aldığı % 41,7’lik oy oranlarıyla ulaştı Bunda, Kıbrıs Savaşı vb. politik etkenlerle birlikte elbette Ecevit’in “inançlara saygılı laiklik anlayışı” olarak tarif ettiği kendi yaklaşımının da kayda değer bir etkisi vardı. Parti o tarihlerden sonra siyasal yelpaze içinde kendini genel olarak merkez sol ya da sol/sosyal demokrat bir parti olarak konumlandırmaya çalıştı.

Ecevit'ten sonra sol kimlikten giderek uzaklaşırken yeni CHP, sosyal demokrat siyaseti ve bu siyasetin gerektirdiği emekçi sınıflarla, ezilen ve yoksul toplum kesimleriyle, sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla ve tabii Kürtlerle önceden kurduğu ilişkileri de neredeyse tümüyle kaybetti ve giderek zengin muhitlere ve sahillere sıkıştı.

1999 seçimlerinde %10 barajına takıldı ve 2002 Seçimlerine kadar tarihinde ilk kez meclis dışında kaldı. Bunda elbette DSP’nin 1999’da konjonktürel nedenlerle oyların %21’ini alarak birinci parti çıkması da oldukça etkili oldu. 2002 Seçimlerinden sonra ise bir yandan DSP’ye emanet olarak giden geleneksel “sol” oylar yeniden CHP’de toplanmaya başlarken CHP ise soldan iyice uzaklaşıp bir tür ‘modernlik nostaljisi’ yolunda kendini kaybetti ve 1930’ların sert, otoriter, anti demokratik laiklik siyasetine savruldu.

Şu an genel seçim olsa CHP’nin oyu %25’i geçmez. 27 olur belki ama 30 olmaz. Ekonomi bitse de olmaz, ülke batsa da olmaz. Bu genel seçim başka seçimlere benzemez. Yerelde tepki olarak verdiği oyu yine gelir Erdoğan’a verir. Bunun nedenini ise en son Deniz Göktaş örneğiyle görmüş olduk. CHP, vitrinine üç beş muhafazakar isim koyarak, muhafazakar mahalleyle "helalleşme" tiyatroları oynayarak bu sosyolojik surda gedik açamaz. Çünkü tabanındaki ve entelektüel çevrelerindeki o yapısal elitizm ve şımarıklık, en küçük bir stand-up gösterisinde, bir plaj kavgasında veya bir sosyal medya tartışmasında hemen nüksediyor.

Seçmen yerel seçimde yerel yöneticilere kızıp ceza kesebilir; çünkü bilir ki yerel yönetimde devletin bekası ya da kültürel kimliği elden gitmez. Ancak genel seçim bir varoluş savaşıdır. Türkiye’de kimlik, her zaman cüzdanı ve yapay ittifakları döver. CHP, kendi mahallesinin bu derin kültürel kibriyle, seçmeni aşağılayan diliyle ve dindar çoğunluğa olan anakronik bakışıyla sahici bir şekilde hesaplaşmadığı sürece, %25’lik o steril ve konforlu gettosunda mağrur ama mağlup bir şekilde oturmaya mahkûmdur.

"Erdoğan Giderse Yaşam Alanım Yok Olur" Korkusu
Muhafazakar seçmen saf değil. Enflasyonu da görüyor, liyakat sorunlarını da yaşıyor. Zaten bu yüzden yerel seçimde yerel yöneticilere kızıp muhalefete veya alternatif partilere oy verebiliyor. Ancak genel seçim, bir ülkenin direksiyonunun kime teslim edileceği seçimidir. Seçmen sandık başına gittiğinde kendisine şu soruyu soruyor: "Beni plajdan kovmak isteyen, benim değerlerimi mizah malzemesi yapan, beni hâlâ 'göbeğini kaşıyan adam' olarak gören zihniyet mi ülkeyi yönetsin’’ Hüseyin Nihal Atsız’ın o sert ifadesiyle söylersek; ‘’"Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle eğlenemezsin. Kuran’ı mîzah konusu yapamazsın. Âile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır. Millî mukaddesâtı olmayan millet, millet değil hayvan sürüsüdür." O kaleye yönelik en ufak bir tehdit algısı, tüm ekonomik gerekçeleri sıfırlar.

Siz Deniz’e sahip çıktıkça,
Aziz Nesin’in istatistiğini vurguladıkça,
Cellatına aşık şiirleri söyledikçe,
Koyun, makarna, kömür edebiyatı yapıp diğer yandan en lüks arabalara onlar biniyor deyip kendinizle çelişseniz de,
CHP ittifaksız zaten tek başına asla gelemez ama tüm muhalefette yukarıda saydığım sebeplerden dolayı asla CHP ‘ye oy vermez.
Vermediğini de zaten 6’lı masada görmüş olduk.


Peki bu kısır Döngü Nasıl Kırılır?
Peki, bu makûs talih sonsuza kadar böyle mi sürecek? Siyaset sosyolojisi, bu düğümün çözülmesi için muhalefetin tepeden tırnağa bir zihniyet devrimi yapması gerektiğini söyler. Kısır döngüyü kırmanın yolu vitrin makyajından değil, şu köklü adımlardan geçer:
• Kültürel Kibri Terk Etmek: Muhalefet, muhafazakar kitleleri "eğitilmesi gereken cahiller" olarak görmekten vazgeçmelidir. Kendi kutsallarına gösterdiği derin saygıyı ve hassasiyeti, bu ülkenin dindar çoğunluğunun inançlarına, aile yapısına ve mukaddesatına da amasız-fakatsız göstermek zorundadır.
• Sahici Bir Sınıf Siyasetine Dönüş: Kimlik kavgalarının gölgesinde kalan asıl sorun paylaşımdır. Muhalefet, korunaklı zengin gettolarından çıkıp fabrikalara, tarlalara, varoşlara ve esnafa inmeli; Ecevit’in yaptığı gibi ekonomik adaletsizliği kimliklerin önüne koyan bir "halk siyaseti" inşa etmelidir.
• "Kültürel Güvenlik" Garantisi Vermek: Seçmenin "Erdoğan giderse kazanımlarımı kaybederim" korkusu yapay bir korku değildir; geçmişin travmalarına dayanır. Muhalefet bu korkuyu sadece sözle değil, tabandan tavana ürettiği pratik dille ve eylemlerle yıkmalı, topluma gerçek bir kültürel güvenlik garantisi sunmalıdır.