Son zamanlarda en çok konuşulan ama belki de en az anlaşılan kavramlardan biri: Mutluluk.

Hepimiz mutluluğa ulaşmak için bir şeyler yapıyoruz. Planlar kuruyor, hedefler koyuyor, daha iyisini arıyoruz. Ama tuhaf bir şekilde, onu aradıkça ondan biraz daha uzaklaşıyor gibiyiz. Sanki sürekli peşinden koştuğumuz bir şey, yaklaştığımız anda yön değiştiriyor.

Soruyorum size nedir mutluluk?

Kusursuz bir hayatın kapısını aralamak mı, yoksa kusurların içinde bir denge kurabilmek mi? Belki de çoğu zaman farkına bile varmadan içinde olduğumuz anlardan ibarettir mutluluk.

Mesela bir sabaha uyanmak… Perdeden süzülen ışıkla birlikte yeniden başlama hissi. Sokakta yürürken tanımadığın birinin yüzünde gördüğün o kısa, içten gülümseme. Günün telaşı içinde edilen samimi bir sohbet ya da akşam eve dönerken hissedilen o tarif edilmez huzur… Belki de mutluluk tam olarak burada, hayatın en sade yerlerinde duruyor.

Fakat biz çoğu zaman gözümüzü başka hayatlara çeviriyoruz. Başkalarının en parlatılmış anlarına bakarken, kendi hayatımızın sessiz ama gerçek güzelliklerini ıskalıyoruz. Eksik olanı büyütüp elimizdekinin değerini fark edemiyoruz. Zaman da tam bu arada, fark ettirmeden akıp gidiyor. Ve biz sonunda bakakalıyoruz…

Aslında tüm mesele, sürekli daha fazlasını istemek değil; sahip olduklarımızla bir bağ kurabilmek. Mutluluk, varılacak bir sonuçtan çok, yürüdüğümüz yolun kendisinde saklı. O yolu nasıl geçtiğimizde, neyi fark ettiğimizde…

Ve en önemlisi de doğru bakmayı öğrendiğimizde başlıyor.

Mutlu başlangıçlar…