“Bazı topraklar savaş meydanlarında savunuldu, yeniden kazanıldı; ancak sonunda diplomasi masasında kaybedildi. Bu yazı dizisi, Osmanlı Devleti'nin son döneminde cephede verilen mücadelelere rağmen antlaşmalar, büyük devletlerin kararları ve değişen güç dengeleriyle elden çıkan toprakların hikayesini ele alıyor. Trablusgarp'tan Batı Trakya'ya, Rodos ve On İki Ada'dan Elviye-i Selase'ye uzanan bu hikayede, savaş ile diplomasi arasındaki görünmeyen bağı birlikte izleyeceğiz.”
TRABLUSGARP VE BİNGAZİ: CEPHEDE DİRENİŞ, MASADA ZORUNLU ÇEKİLİŞ
Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son topraklarından Trablusgarp ve Bingazi’nin kaybı, yalnızca bir askeri yenilgi olarak anlatılamaz. 1911’de başlayan savaşta İtalya deniz gücü ve askeri imkanları bakımından belirgin bir üstünlüğe sahipti. Osmanlı Devleti ise bölgeye düzenli birlik ve silah göndermekte zorlanıyordu. Buna rağmen Mustafa Kemal, Enver Bey ve diğer Osmanlı subayları yerel halkla birlikte ciddi bir direniş örgütledi. Sonunda savaş, cephede kesin bir yenilgiden çok, Balkanlar’da açılan yeni bir cephenin yarattığı stratejik zorunlulukla masada sona erdi.
İtalya’nın Kuzey Afrika’ya yönelmesi yeni değildi. 1881’de Tunus’un Fransa’nın, 1882’de Mısır’ın İngiltere’nin denetimine girmesi, Osmanlı Devleti’nin bölgedeki konumunu daha da zayıflatmıştı. İtalya da Avrupa’daki güç dengelerinde kendisine bir sömürge alanı arıyordu. 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Roma yönetimi, Trablusgarp ve Bingazi’nin işgalini hedefliyordu. İtalya’nın savaş öncesindeki diplomatik yazışmaları da bu amacını açıkça ortaya koyuyor.
Osmanlı Devleti’nin temel sorunu denizlerdeydi. İtalyan donanması Akdeniz’de üstün durumdaydı ve Anadolu’dan Kuzey Afrika’ya büyük miktarda asker ve malzeme göndermek kolay değildi. Bunun üzerine Osmanlı subayları farklı güzergahlardan bölgeye ulaştı. Mustafa Kemal Derne cephesinde, Enver Bey ise Bingazi çevresinde görev aldı. Yerel halkın desteğiyle İtalyan kuvvetlerine karşı savunma hatları oluşturuldu. Belleten’de yayımlanan çalışmalar, Osmanlı subaylarının ve yerel güçlerin savaş boyunca direnişi sürdürdüğünü gösteriyor.
Mustafa Kemal özellikle Tobruk ve Derne çevresindeki mücadelede öne çıktı. İtalyanlar kıyıdaki önemli merkezleri ele geçirmelerine rağmen iç kesimlerde aynı ölçüde ilerleyemedi. Osmanlı tarafının düzenli ordu desteğinden yoksun olması önemli bir dezavantajdı; fakat yerel direniş ve bölgedeki subayların örgütleme faaliyetleri İtalya’nın savaş hedeflerine kısa sürede ulaşmasını engelledi.
1912’ye gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin önündeki tablo değişti. Balkan devletleriyle savaş ihtimali artık Kuzey Afrika’daki mücadeleden daha yakın ve doğrudan bir tehdit haline gelmişti. Nitekim Balkan Savaşı’nın başlamasından yalnızca on gün sonra, 18 Ekim 1912’de Lozan’da barış antlaşması imzalandı. Osmanlı hükümeti Trablusgarp ve Bingazi’deki asker ve memurlarını geri çekmeyi kabul etti; İtalya ise bölge üzerindeki egemenliğini sürdürdü.
Fakat bu antlaşmayı yalnızca “cephede yenilgi, masada teslimiyet” şeklinde okumak eksik kalır. İtalya savaş boyunca önemli bir askeri ve deniz üstünlüğüne sahipti, ancak bölgenin tamamını kolayca denetim altına alamadı. Osmanlı Devleti ise Balkanlar’da çok daha kritik bir savaşın içine girerken Kuzey Afrika’daki mücadeleyi sürdürmenin maliyetini taşımakta zorlandı. Nitekim antlaşmadan sonra da bazı Osmanlı askerleri ve subayları Libya’da kalmaya devam etti. İtalyan diplomatik belgeleri bu durumdan şikayet ediyordu.
Trablusgarp ve Bingazi’nin hikayesi bu yüzden yalnızca bir toprak kaybının hikayesi değildir. Deniz gücü olmayan bir devletin uzak bir cepheyi savunma çabası, yerel halkla kurulan direniş ve hemen ardından başlayan Balkan Savaşı aynı tablonun parçalarıdır.
Osmanlı Devleti burada savaşmaktan vazgeçmedi; aynı anda iki cephede savaşabilecek imkanını kaybettiği için bir cepheyi kapatmak zorunda kaldı. Trablusgarp’ın kaderini belirleyen de yalnızca İtalyan ordusunun gücü değil, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu daha geniş stratejik sıkışmaydı.