Masada Kaybedilen Topraklar-3
Bir ülkenin elden çıkması her zaman doğrudan bir ilhakla başlamaz. Bazen önce sınırdaki bir olay büyür, ardından askeri müdahale gelir. Sonrasında imzalanan bir antlaşma, sahada oluşan yeni durumu kalıcı hale getirir. Tunus'un 19. yüzyılın sonundaki hikayesi, bu sürecin dikkat çekici örneklerinden biridir.
Tunus, Osmanlı Devleti'ne bağlı olmakla birlikte uzun süredir geniş bir iç özerkliğe sahipti. Beylik yönetimi kendi kurumlarını sürdürüyor, Avrupa devletleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkiler kuruyordu. Ancak 1830'da Cezayir'i işgal eden Fransa'nın Kuzey Afrika'daki varlığı güçlendikçe Tunus üzerindeki baskı da arttı. İtalya'nın da Tunus'ta ekonomik ve siyasi çıkarlar geliştirmesi, bölgeyi Avrupa devletleri arasındaki rekabetin merkezlerinden biri haline getirdi.
19. yüzyılın ikinci yarısında Tunus'un mali sorunları da derinleşti. Avrupa sermayesinin ve alacaklıların etkisi artarken Fransa, Tunus'u yalnızca ekonomik açıdan değil, Cezayir'in güvenliği bakımından da önemli görüyordu. Bu ortamda sınır bölgesinde yaşanan çatışmalar, Fransa'nın müdahalesi için gerekçe oluşturdu.
1881 baharında Fransız kuvvetleri Tunus topraklarına girdi. Paris yönetimi, Cezayir sınırı yakınında yaşayan Krumir kabilelerinin saldırılarını müdahalenin temel gerekçelerinden biri olarak gösteriyordu. Fakat askeri harekatın arkasında daha geniş bir Kuzey Afrika ve Akdeniz hesabı da bulunuyordu.
12 Mayıs 1881'de Tunus Beyi Muhammed es-Sadık ile Fransa arasında Bardo Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Bey'in yönetimini tamamen ortadan kaldırmadı. Ancak Tunus'un dış ilişkileri ve askeri alanı üzerinde Fransız denetiminin temelini oluşturdu. Böylece savaş alanında kurulan üstünlük, diplomatik bir metinle siyasi düzene dönüştürülmeye başladı.
Asıl dönüşüm iki yıl sonra gerçekleşti. 8 Haziran 1883'te imzalanan La Marsa Sözleşmesi, Fransa'nın Tunus üzerindeki denetimini daha da genişletti. Beylik makamı ve yerel kurumlar görünürde varlığını sürdürdü. Buna karşılık Fransız Resident General'i ülkenin yönetiminde giderek daha belirleyici hale geldi. Tunus böylece doğrudan Fransa'ya katılmadan, Fransız himayesi altında yönetilen bir ülkeye dönüştü.
Burada Tunus dosyasının önemli tarafı ortaya çıkıyor. Fransa, Tunus'u bir gecede kendi topraklarına katmadı. Önce askeri müdahale geldi. Ardından Bardo Antlaşması ile siyasi denetimin temeli atıldı. La Marsa Sözleşmesi ise bu denetimi genişletti. Hukuki kurumlar büyük ölçüde korunurken, gerçek karar alma gücü giderek Fransa'nın eline geçti.
Osmanlı Devleti açısından Tunus'un kaybı, Avrupa devletleri arasındaki güç farkının Kuzey Afrika'da nasıl sonuçlar doğurduğunu da gösterdi. İstanbul'un bölgedeki askeri ve siyasi imkanları sınırlanırken Fransa, Cezayir üzerinden Tunus'a doğrudan müdahale edebilecek bir konuma ulaşmıştı. İtalya'nın rekabetine rağmen Fransa, 1881'de askeri ve diplomatik hamlesini önce gerçekleştiren güç oldu.
Tunus örneği bu nedenle yalnızca “masada kaybedilen bir toprak” olarak değerlendirilemez. Burada savaş, diplomasi ve siyasi denetim birbirini tamamladı. Sınırdaki çatışma müdahale gerekçesine dönüştü, askeri güç yeni bir durum yarattı, antlaşmalar ise bu durumu kalıcı bir himaye rejimine taşıdı.
Kıbrıs'ta İngiliz idaresi, Mısır'da işgal ve fiili kontrol, Tunus'ta ise Fransız himayesi farklı yollarla ortaya çıktı. Ortak nokta, hukuki statü ile sahadaki gerçek güç arasındaki farkın zaman içinde büyümesiydi. Tunus'un hikayesi, 19. yüzyılın sonunda egemenliğin yalnızca antlaşmalarla değil, ekonomik imkan, askeri güç ve diplomatik kapasiteyle de korunduğunu gösteriyor.