Sabah alarmı çaldığında uyanmakla uyanmamak arasında geçen o birkaç dakika, aslında bizim kuşağın hayatının özeti gibi: kararsız, yorgun ama yine de umutlu.

Dışarıdan bakıldığında özgürlük ve seçenek bolluğu çağında yaşıyoruz. Oysa içeriden bakınca, belirsizliklerle dolu bir geçiş döneminin tam ortasında olduğumuzu hissediyoruz.

Bir yandan iş arayışları, geçim kaygısı ve kariyer planları… Diğer yandan ekonomik baskılar, gelecek endişesi ve “hayatımın yönü ne olacak?” sorusu. Büyüklerimiz istikrarı bir varış noktası olarak görürken, biz bunun sürekli değişen bir yolculuk olduğunu biliyoruz.

Sokakta yürürken kulaklığını takmış, telefona dalmış insanlara bakıyorum. Bu yalnızlık değil; aksine kendi dünyasını kurma çabası. Çünkü bizim kuşak, sürekli karşılaştırılan ve sürekli daha fazlasını başarması beklenen bir kuşak. Sosyal medyada herkes başarılı, herkes mutlu, herkes hedeflerine ulaşmış gibi görünüyor. Oysa gerçekte çoğumuz yönümüzü bulmaya çalışıyoruz.

Yine de hayat yalnızca kaygılardan ibaret değil. Arkadaşlarla paylaşılan sade sofralar, gece yarısı yapılan uzun sohbetler ve “bir gün her şey güzel olacak” cümlesine duyulan ortak inanç… Belki de hayatımızın en gerçek anları tam olarak burada saklı.

Bizler, aynı anda hem dünyayı değiştirmek isteyen hem de ay sonunu getirmeye çalışan bir kuşağız. İklim krizini konuşurken faturaları düşünüyoruz. Yapay zekâyı tartışırken iş güvencesini hesaplıyoruz. Büyük hayaller ile günlük gerçekler arasında gidip geliyoruz.

Ama şunu da biliyorum: Bu belirsizlik bizi zayıflatmıyor, aksine dayanıklı kılıyor. Çünkü seçeneklerin sınırsız olduğu bir çağda yaşıyoruz ve kendi yolumuzu çizmek zorundayız. Belki tek bir meslekle ömür geçirmeyeceğiz. Belki hayatlarımız birkaç kez yön değiştirecek. Ve belki de başarıyı, bize öğretilenden tamamen farklı bir şekilde tanımlayacağız.

Bugün, kapıların açılmasını beklerken kim olduğumuzu keşfediyoruz.

Ve evet, geleceği hâlâ bilmiyoruz. Ama ona hazırlandığımız kesin.