Akşamüstü saatlerinde aynı soru dolaşır çoğu evin içinde: “Bugün ne yemek yapacağız?” Basit gibi görünen bu soru, aslında günün yorgunluğunu, evin ekonomisini, çocukların beklentisini ve biraz da hayatın ritmini içinde taşır.

Mutfak, sadece karın doyurulan bir yer değildir; evin nabzının attığı, gündemin tartışıldığı, bazen susularak anlaşılan bir alandır.

Bir zamanlar sofralar daha kalabalıktı. Tencere kaynarken mahalle kokuyu duyar, kapı çalınır, “Bir tabak da bize koy” denirdi. Şimdi ise çoğu evde ekran ışığı, masa lambasından daha parlak. Aynı masada oturup farklı dünyalara dalıyoruz. Oysa bir çorbanın buharı, bazen en uzun sohbetten daha çok şey anlatır.

Ekonomik şartlar ağırlaştıkça, tencerenin içi de gündemin bir parçası oldu. Pazara çıkan, etikete bakan, gram hesabı yapan milyonlar var. Artık tarifler bile “uygun bütçeli” başlığıyla dolaşıyor sosyal medyada. Ama işin ilginç yanı şu: Zor zamanlarda yaratıcılık artıyor. Üç malzemeyle yapılan yemekler, anne tarifleri, unutulmuş bakliyatlar yeniden keşfediliyor. Demek ki mesele sadece bolluk değil; biraz da niyet, biraz da paylaşma isteği.

Yemek yapmak kimi için terapi, kimi için zorunluluk. Ama her hâlükârda bir üretim. İçine emek katılmış her tabak, aslında bir mesaj taşır: “Seni düşündüm.” Belki bu yüzden dışarıda yediğimiz en pahalı yemek bile, evdeki sade bir menemenin yerini tutmaz.

Belki de bugün soruyu değiştirmek gerekir. “Ne pişirsek?” yerine, “Bu akşam sofrada nasıl bir anı biriktirsek?” demek… Çünkü geriye tarifler değil, o masada kurulan cümleler kalır.

Ve evet, bugün yine bir tencere kaynayacak. İçinde sadece yemek değil, biraz umut, biraz da hayat olacak.