Okulların açılmasına az kaldı. Malum, bu günlerde kırtasiye alışverişleri de hız kazandı. Defterler, kalemler, çantalar, boyalar… Raflar yeniden rengarenk. Derken bir anda reklamlarla birlikte üç harfli mağazalarda uygun fiyatlı kırtasiye ürünleri öne çıkarılmaya başlandı.

Buraya kadar her şey normal.

Fakat enteresan bir suluboya seti telaşı var. Üstelik sadece çocuklar da değil. Büyükler de fellik fellik arıyor.

Acaba şimdiye kadar hiç olmayan bir ürün müydü diye merak ettim.

Hayır. Hep varmış.

Ama bugüne kadar ilgilisi dışında öyle çok aranan bir ürün değilmiş. Elbette alınabilir, kullanılabilir. Fakat bir ürünün bir anda bu kadar popüler hale gelmesi insanı ister istemez düşündürüyor.

Bir reklam, doğru zamanda doğru rafta öne çıkarılan bir ürün ve sosyal medyanın etkisi… Bana kalırsa olay bundan ibaret.

Ürün, farklı internet sitelerinde yeniden satışa çıkmaya başlamış. Hatta bazı kullanıcıların, mağazalardan aldıkları ürünleri internet üzerinden daha yüksek fiyatlara satmaya çalıştığı yönünde paylaşımlar da var. Bir ürünün bu kadar kısa sürede böyle bir noktaya gelmesi, insana ister istemez “Ne oluyor?” dedirtiyor.

Normal şartlarda bir kırtasiyenin rafında uzun süre bekleyebilecek bir metalik sulu boya seti, bir anda herkesin aradığı ürüne dönüştü.

Şaka değil.

Alınsın, kullanılsın, harika resimler yapılsın. Elbette bunda hiçbir sorun yok.

Ama konu sadece metalik sulu boya değil.

“Herkes alıyor” düşüncesi işin içine girince, ihtiyaçla istek arasındaki çizginin nasıl kaybolduğunu bir kez daha görüyoruz. Elbette çocukların bu ürüne heves etmesini, renkli ve farklı bir şey istemesini eleştirmiyorum. Çocuk sonuçta gördüğü, beğendiği bir şeyi istiyor. Asıl ilginç olan, bu telaşın büyükler arasında da bir yarışa dönüşmesi. Çocuğuma alayım derken, bir anda popüler olanı elde etme çabasına giriyoruz.

Üstelik bunun sınırı da yok gibi. Evlerimiz bunun örnekleriyle dolu.

Bir hevesle alınmış, birkaç kez kullanılmış ve sonra bir köşeye bırakılmış onlarca eşya…

Satın al.

Tüket.

Peki ya sonra?

Sonrası yok.

Bazen yaşama biçimimizin önemli bir bölümünün manipülasyondan ibaret olduğunu düşünüyorum...

Madem sulu boya bu kadar gündemde, gerçek anlamda sulu boya kullanan çok yetenekli bir ressamımızdan da bahsedelim.

Rukiye Garip.

Sanat eleştirmeni değilim. Uzmanlığım resim değil. Dolayısıyla bir eser üzerine teorik bir değerlendirme yapacak iddiada da değilim. Ama iyi bir resmi anlamaya çalışan ve bu konuda kendini hala geliştiren bir sanatseverim. Özellikle yurt dışında başarılı işlerle ülkemizi temsil eden insanlarımızı görmek de beni ayrıca gururlandırıyor.

Rukiye Garip'in eserleriyle benim tanışmam yıllar önce balıkların yer aldığı bir çalışmasını gördüğümde olmuştu.

Özellikle suluboya çalışmalarındaki gerçekçiliğe hayran kalmıştım. Bazı eserlerine baktığınızda sanki bir fotoğraf karesiyle karşı karşıyaymışsınız gibi hissediyorsunuz.

Rukiye Garip, uluslararası pek çok sergi ve sanat etkinliğinde yer almış, eserleri yabancı sanat yayınlarında da yer bulmuş bir ressam. Yurt dışındaki çalışmaları ve röportajlarıyla Türk sanatını temsil eden isimlerden biri.

Amerikan Suluboya Derneği'nin uluslararası sergilerinden birine “Nakış” isimli eseriyle iki yıl üst üste seçilerek derneğin imza üyeliğine hak kazanan ilk Türk ressam olduğu belirtiliyor.

Kendisini tanımayanlar için eserlerine bir göz atmalarını gerçekten öneririm.

Ve böylece metalik sulu boya meselesinden gerçek bir sulu boya sanatçısına geldik.

Tüketim çılgınlığı da tam gaz devam edecek gibi görünüyor.

Bu hafta sulu boya setinin peşinden koşacağız. Birkaç hafta sonra başka bir şey çıkacak, bu kez onun peşinden gideceğiz.

Sonumuz hayır olsun.