Geçtiğimiz günlerde İzmir'de kapalı gişe harika bir oyun sahnelendi: Amadeus.

Başrollerde usta oyuncular Selçuk Yöntem'in Salieri'yi, Tansu Biçer'in Mozart'ı canlandırdığı Amadeus oyununun, güçlü kadrosuyla tiyatroseverlerden tam not aldığı konuşuluyor.

Oyunu şahsen izleme fırsatım olmadı ancak izleyen dostlarımın değerlendirmeleri ve paylaştıkları izlenimler sayesinde dikkatim bir kez daha Mozart ve Salieri ilişkisine çevrildi.

18. yüzyıl Viyana'sında yolları kesişen iki müzisyen...

Biri Avusturya sarayının saygın bestecilerinden Antonio Salieri; disiplinli, çalışkan ve dönemin müzik çevrelerinde kabul gören bir saray müzisyeni.

Diğeri ise küçük yaşlardan itibaren olağanüstü yeteneğiyle dikkat çeken, müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart.

Antonio Salieri çoğu zaman Mozart'ın rakibi, hatta düşmanı olarak hatırlanır. Oysa Salieri'nin trajedisi yalnızca kıskançlık değildi. Salieri, Mozart'ın olağanüstü yeteneğini görebilecek kadar zeki ve donanımlı bir müzisyendi. Mozart'ın sahip olduğu eşsiz müzikal gücü herkesten önce fark etmişti. Belki de onu içten içe yıpratan tam olarak buydu.

Tarihçiler bugün hala Salieri'nin Mozart'a ne ölçüde engel olmaya çalıştığını tartışıyor. Gerçeklerle efsaneler birbirine karışmış durumda. Mozart'ın ise olağanüstü yeteneğine rağmen Salieri'nin aksine hırstan ziyade saf ve çocuksu yanlarını koruduğu biliniyor.

Salieri Sendromu:

Mozart ve Salieri arasındaki ilişkiyi günümüzde bu kadar popüler hale getiren unsurlardan biri de, 1984 yılında gösterime giren ve Peter Shaffer'ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan Amadeus filmi oldu.

Çocukluk yıllarımda televizyondan izlediğim bu film, yalnızca iki müzisyenin hikayesini değil; deha, hırs, hayranlık ve kıskançlık arasındaki karmaşık ilişkiyi de etkileyici bir şekilde anlatıyordu. Bu filmi izlememiş olan sanatseverlere tavsiye edebilirim.

Film, gösterime girdiği dönemde dünya çapında büyük ses getirmiş ve 8 dalda Oscar ödülü de kazanmış.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan "Salieri Sendromu" kavramının bu kadar tanınır hale gelmesinde bu filmin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Bu da bize sanatın insanlar üzerindeki etkileyici gücünü bir kez daha gösteriyor. Sanatın insan ve toplum üzerindeki etkisi ise kuşkusuz başka bir yazının konusu.

Psikolojide resmi bir tanım olarak yer almasa da "Salieri Sendromu", kendisinden daha yetenekli birinin varlığı karşısında hissedilen kıskançlığı ve yetersizlik duygusunu anlatan kültürel bir kavram olarak kabul ediliyor.

Oysa bir başkasının ışığını söndürmeye çalışmak, insanın kendi ışığını daha parlak yapmıyor. Belki de Mozart ve Salieri hikayesinin bugün hala konuşulmasının nedenlerinden biri de bu.

Elbette Salieri de kendi döneminin başarılı ve saygın bestecilerinden biriydi. Ancak Salieri adı tarihte, başarılı bir besteci olarak anılmaktan çok, hırsı ve vicdanıyla yaşadığı hesaplaşmalarla hatırlanıyor. Özellikle yaşamının son yıllarında yaşadığı pişmanlıklar ve yaptığı söylenen itiraflar, Salieri'nin hikayesine trajik bir boyut kazandırmıştır.

Sonuç olarak bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, Mozart'ın eserlerinden birkaç nota duyulsa, müzikle ilgisi olmayan insanlar bile bu melodilere aşinalık gösterecektir. Hem de ölümünün üzerinden iki yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen...

Aradan geçen bu zaman dilimi bize çok net bir durumu gösteriyor. Makamlar, ünvanlar ve dönemin güç dengeleri unutuldu ama Mozart'ın müziği hala milyonlarca insana ulaşıyor.