Gündemde gazeteci Akif’in haberleri yankılanırken, sanki yeni duymuş ya da hiç beklemezdim deyip şaşıranlar var iken, ben konuyu analiz ederek bir tahlilde bulunmak istedim. Ankara’yı, bürokrasiyi ve siyaseti iyi bilen ve çok eskilerin bir sözü vardır: ‘’Ankara’nın en dürüst bürokratı gece okey oynar’’ diye. Bürokrasi ve siyaset magazin ile birleşince ortaya maalesef renkli denilse de hiç iç açıcı olmayan görüntüler çıkıyor.
2000 öncesi klasik Ankara bürokrat tipini tanırsınız; çatık kaşlı, kendini ayrıcalıklı ve her şeyin üstünde gören, koyu renk takım elbiseli, yasayla, yönetmelikle konuşan, laiklik hassasiyeti olan tipler. Bu adamları sevemedik. Kimse sevmedi, toplum da kustu bu adamlardan. Fakat şimdi onların yerine güler yüzlü, badem bıyıklı, yine koyu renk takım elbiseli, halkın içinden adamlar geldi. Üstelik bu arkadaşlar, demokrasi, insan hakları, adalet, kalkınma diyerek yerlerini aldılar seçkinler dünyasında. Peki, bu arkadaşları sevebildik mi? Lafı uzatmadan söyleyeyim. Aslında birçok şeyi değiştirmek isteyip de çok az şeyi değiştirebilen, üstelik kendisi de değiştirmek istediği şeylere gittikçe benzeyen insanlar bunlar. Uzun yıllar kurumların ve süreçlerin dışında kalmışlar, ama şimdi göbeğindeler. O sürecin içinde yer alınca veya başına geçince eleştirilerini geri almışlar. Ya da gerçekten paradan başka bir şey düşünmüyorlar. Allah'a inanırlar, memuriyeti severler! Diyordu köşesinde Bekir Fuat.
Shakespeare, Hamlet'te “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” derken bunu kastediyordu aslında. Çünkü denetimsiz bütün iktidarlar, kapalı devre bütün yapılar, sadakat üzerine kurulmuş bütün sistemler, kurumlar yozlaşır ve çürür. En başta da yukarıdan tayin ile pozisyonlarını elde eden ve mutlak sadakatle de koruyan elitler sığlaşır ve yozlaşır. Lord Acton, “mutlak güç, mutlaka yozlaştırır” derken de bunu söylemişti. Dikkat edin yeni türeyen o medya, bürokrasideki isimlere ya imam hatipten ya mahalleden ya da aile dostlukları olanlar.
Eğer siz elit pozisyonlara bir tür tanıdık nepotizmiyle, “Ahmet abinin oğlu”, “Cihat abinin kızı” ile adam seçerseniz, o pozisyonları korumanın tek kriteri de mutlak sadakat ve parti çizgisini savunmak olursa sonucun ne olmasını bekliyordunuz ki? Yetenek yarışı yok, herkese açık kadrolar yok, toplumun önemli bir kısmı damgalanıp bu yarışın dışına atılmış, çalışarak bir yere gelme ümidi de azalmış. Bu dar kadroculuğun doğal sonucu sığlaşma, kalitesizleşme, ahlaki yozluk olacaktı tabii.
Çünkü “Ahmet abinin oğlu”, “Cihat abinin kızı” olmak dünyanın en ilkel referansıdır. Çünkü kimse birinin oğlu ya da kızı olduğu için ontolojik iyi ya da kötü olmaz. Çünkü kimse birinin oğlu ya da kızı olarak da kalmaz. Bir noktada kendi olurlar. Eğer siz insanlara kendi inancınız, ideolojiniz, davanız içinde kendi olmaları imkanını ve özgürlüğünü vermezseniz, o zaman başkası olurlar. Sonra onların gerçek kimlikleri ortaya çıkınca büyük hayal kırıklıkları yaşarsınız.
Bir ülkede eğer iktidar elitleri çifte hayatlar yaşamaya başladılarsa orada Danimarka gibi çürüyen bir şeyler var demektir.
Yazımı Nurettin Topçu’nun ‘’Maarif Davası’’ eserinden bir bölümle noktalıyorum.
‘’Milletimizin üç asırdan beri geçirmekle olduğu buhranların sebebi ve kaynağı, kültür ve maarif sahasında aranmalıdır.
Üç asırlık yıkım asrımıza, imanı riyâ ile bulanmış, iktidarı menfaatine esir, hezimet halinde bir milli varlığı miras bıraktı.
Ona yeni bir gençlik aşısı yapmak lâzım geliyordu. Asrımızın başında milli hayatımızda böyle bir hamlenin hazırlıkları yapılmaya başladı. Lâkin bu gayret, başladığı yerde bitti. Bazan bozgunla biten bir harbin yıkamadığı ruhları, zafer uyuşturuyor ve bir nesli kendinden geçirtebiliyor.
Mâi ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil’in hasta varlığı, bir iman buhranının kurbanıdır. Onda artık ne Bedir'in aslanlarından ne de Alpaslan’ın âleme rahmet taşıran ruhundan bir damla kalmıştır. Bu nesil, kendini inkâr ederek Batı’ya çevrilmek isterken, materyalizmin ve pozitivizmin çorak zemininde kendi kurbanlarını verdi.
Kaidelerle yaşamanın sıkıntı ve ızdıraplarından bunalan gençlik, bu kaideleri yaşayanların, artık samimi bir ideal peşinde olmadıklarını, bu yaşayışın onlarda ruh kuvvetini artırmadığını görünce; kendisine ağır yük olan bütün kaideleri varlığından fırlatarak attı. İlâhî kaideleri yaşatanların yakın geçmişteki samimiyetsizlikleri, bu yeni nesilde onlara karşı kin ile küçümseyiş duygularının doğmasına sebep oldu.
Bunların tedavi usulleri, derdimize deva getirmek şöyle dursun, bilâkis hastalığı şiddetlendirmekte ve karşı tarafın uçuruma doğru yürüyüşünü hızlandırmaktadır. Bunların, geçen üç asırlık yaraları bağrımızda tekrar tekrar kanatmaktan başka rolü olmayacaktır. Kendilerinde ne gerçek bir din anlayışı ne felsefe ne ilim ne de sevgi var. Kin ile çevrildikleri bir cemaati asırların gerisine götürmek için çabalıyorlar. Sözde dinî neşriyat ve çalışmalarla İslâm’ı yeniden canlandırmayı hedef tutan bir cereyanın önderleri ise istismarcılar, menfaatçi ve cahil kimselerdir,
Sahtekâr mürşitlerin bütün hareketleri, bu hallerinin açık delili olduğu halde bunlar, ellerindeki taassup vesikası ile daha uzun zaman bu cemaati aldatabileceklerdir. ‘’