Seneca’nın dediği gibi, yorgunluğun sebebi çok iş değil, dağınık bir ruhtur.
Bugün yaşadığımız tam olarak da bu. Bu çağda yalnızca bedenler yorulmuyor; ruhlar da yoruluyor. Ancak bunu yüksek sesle dile getirmekten kaçınıyoruz. Çünkü yorgunluk, güçsüzlükle eş tutuluyor. Herkes ayakta, herkes güçlü, herkes “iyiyim” demek zorunda hissediyor.

Oysa yaşadığımız yorgunluk uykusuzluktan değil; biriken cümlelerden, ertelenen duygulardan ve sürekli bir yerlere yetişme çabasından kaynaklanıyor. İnsanlar artık gerçekten dinlenmiyor. Sadece duruyorlar. Durmakla dinlenmek arasındaki farkı ise giderek daha az hatırlıyoruz. Zihnimiz çalışmaya devam ederken bedenimizi bir koltuğa bırakmak, ruhu dinlendirmeye yetmiyor.

Modern hayat bizden sürekli daha fazlasını talep ediyor. Daha hızlı olmamızı, daha üretken olmamızı, daha mutlu görünmemizi istiyor. Ancak kimse “nasılsın?” sorusunun cevabını gerçekten duymak istemiyor. Bu yüzden insanlar hissettiklerini bastırmayı, yorgunluklarını saklamayı tercih ediyor. Yorgun ruhlar tam da bu noktada sessizleşiyor.

En çok da güçlü görünen insanlar yoruluyor. Her şeyi tek başına taşımaya alışmış olanlar, kimseye yük olmamayı bir erdem sayanlar, “hallederim” demeyi refleks hâline getirenler… Bir süre sonra ruh, bedene sinyal vermeye başlıyor. Tahammül azalıyor, neşe sönüyor, heves ağırlaşıyor. İnsan fark etmeden kendi içinden çekiliyor.

Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı daha fazla başarı değil; durabilmek. Hissettiklerimizi fark edebilmek ve “yoruldum” diyebilecek kadar kendimize dürüst olabilmek. Çünkü yorgunluk geçici olabilir. Ama görmezden gelinen bir ruh, insana kendini unutturur.

Ve belki de şimdi kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten güçlü müyüz, yoksa sadece yorulduğumuzu saklamayı mı öğrendik?