SAVAŞILMASINA RAĞMEN DİPLOMASİYE KURBAN GİDENLER

Bu yazı dizisine başlarken temel sorumuz şuydu: Osmanlı Devleti'nin son döneminde bazı topraklar neden savaşılmasına rağmen kaybedildi?

Dosyalar ilerledikçe bunun tek bir cevabı olmadığını gördük. Kimi topraklar savaş meydanında kaybedildi. Kimi bölgelerde askeri başarı elde edildi, ancak bu başarı diplomasi masasında korunamadı. Bazı yerlerde ise doğrudan bir toprak devri yaşanmadı. Önce siyasi nüfuz değişti, ardından hukuki statü başka bir yöne evrildi.

Batı Trakya bunun en belirgin örneklerinden biriydi. Osmanlı Devleti 1913'te Bulgaristan'ın geri çekilmesinden yararlanarak bölgede yeniden askeri ve siyasi ağırlık kazandı. Fakat bu durum kalıcı olmadı. 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması ile Batı Trakya'nın Bulgaristan'da kalması kesinleşti. Edirne geri alınmıştı; ancak aynı askeri başarı Batı Trakya için kalıcı bir siyasi sonuca dönüşmedi.

Elviye-i Selase'nin hikayesi ise daha uzun bir zaman dilimini ortaya koydu. Kars, Ardahan ve Batum 1878'de Rusya'ya bırakıldı. 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması ile yeniden Osmanlı siyasetinin gündemine geldi. Fakat Mondros Mütarekesi sonrasında bu durum sürdürülemedi. Milli Mücadele döneminde yeniden başlayan mücadele, 1921 Moskova ve Kars antlaşmalarıyla Kars ve Ardahan'ın Türkiye sınırlarında kalmasıyla sonuçlandı. Batum ise Gürcistan'a bırakıldı.

Bu iki örnek bile bize önemli bir şey söylüyor. Savaş meydanındaki sonuç, tek başına siyasi sınırı belirlemeye yetmez.

Bir devlet savaşı kazanabilir ama elde ettiği alanı diplomasiyle koruyamayabilir. Bir bölge geçici olarak yeniden kazanılabilir, ancak daha sonra yapılan bir antlaşmayla tekrar bırakılabilir. Başka bir yerde ise hukuki statü, yıllar süren siyasi gelişmelerin sonunda değişebilir.

Kıbrıs, Mısır, Tunus, Bosna-Hersek, Doğu Rumeli ve Girit dosyalarında da birbirinden farklı süreçlerle karşılaştık. Kuveyt ise bu dizinin başka bir yönünü gösterdi. Orada 1899'da doğrudan bir toprak devri olmadı. Değişen önce Kuveyt'in dış politika ve güvenlik alanındaki nüfuz dengesi oldu.

Bu nedenle Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki toprak kayıplarını yalnızca savaşların sonuçlarına bakarak açıklamak eksik kalır. Ekonomik güç, askeri kapasite, bölgesel ittifaklar, büyük devletlerin politikaları, yerel hareketler, nüfus değişimleri ve diplomatik ilişkiler aynı tablonun parçalarıdır.

Bir antlaşmanın hangi şartlarda imzalandığı kadar, o antlaşmanın sahada nasıl uygulandığı da önemlidir.

Bazen bir anlaşma yeni bir sınırı hukuken tanımlar. Bazen sahada ortaya çıkan fiili durum, yıllar sonra diplomasi yoluyla kabul edilir. Bazen de savaşta elde edilen bir kazanım, yeni bir savaş veya yeni bir antlaşma ile yeniden kaybedilir.

Elviye-i Selase'nin yaklaşık kırk yıllık serüveni bunun açık bir göstergesidir. 1878'de kaybedilen toprakların bir bölümü 1918'de yeniden gündeme gelmiş, ancak süreç burada bitmemiştir. 1921'de yapılan antlaşmalarla sınır yeniden belirlenmiştir.

Dolayısıyla tarih, yalnızca “kim kazandı, kim kaybetti?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl bakılması gereken, savaşın sonunda sahada ne kaldığı, masada neyin kabul edildiği ve bunun hukuki bir sınıra nasıl dönüştüğüdür.

Bu açıdan bakıldığında toprak kaybı tek bir an değildir. Çoğu zaman bir süreçtir.

Önce savaş meydanı değişir. Ardından güç dengeleri devreye girer. Ateşkes gelir, müzakereler başlar. Bir antlaşma imzalanır. Sonra yeni şartlar ortaya çıkar ve bazen aynı sınır yeniden tartışmaya açılır.

Bu nedenle bir devletin topraklarını koruması yalnızca savaşma gücüyle açıklanamaz. Diplomasi, ekonomik dayanıklılık, siyasi istikrar ve bölgesel güç dengeleri de aynı mücadelenin içindedir.

Serinin sonunda geriye kalan temel ders budur.

Savaş bir toprağın kaderini değiştirebilir; fakat o kaderin kalıcı hale gelmesi çoğu zaman savaş sonrasında belirlenir.

Haritadaki çizgi son noktadır. Asıl hikaye ise o çizgiye gelinceye kadar yaşananlardır.