Takvimler o kadar hızlı ilerliyor ki artık durup düşünmeye pek fırsat kalmıyor.
“Neredeyim, ne yapıyorum, nasıl ilerliyorum?”
“Hayallerimin neresindeyim?”
“Gerçekten burada olmak istiyor muyum?”
Hayatımızı yönlendiren asıl sorular bunlar olmalıydı.
Ama biz bu soruları sormak yerine, daha küçük ama daha acil görünen meselelerle meşgulüz:
Bugün yemekte ne var, maaş ne zaman yatacak, ay sonu nasıl gelecek…
Geçtiğimiz günlerde komşunun ortaokul çağındaki oğluyla yaptığımız kısa bir sohbet, beni bu düşüncelerin tam ortasına bıraktı. Okumak istemediğini söyledi.
“Okuyanlar ne oluyor ki, onlar da iş arıyor,” dedi.
On üç yaşlarında bir çocuktan “doktor olmak istiyorum” ya da “uzaya gitmek istiyorum” gibi bir hayal duymayı beklerken, bir an önce hayata karışıp para kazanmak istemesi beni derinden yaraladı.
Üstelik bu bir mecburiyetin sonucu değildi. Ailesinin durumu iyi, okumasını destekleyen bir çevresi vardı. Bazen hayat insanı çalışmaya zorlar; şartlar, sorumluluklar bizi istemediğimiz yerlere sürükler. Ama bu çocuk için bunu söyleyemem. O, baktığı yerden okumayı zaman kaybı olarak görüyordu.
Oysa okul sadece meslek sahibi olmak için gidilen bir yer değil.
Olmamalı.
Ahlak, edep, duruş, tavır…
Bunları besleyen bir yer okul. Öyleydi, öyle kalmalı diye düşünüyorum. Bugünkü yapısı, bugünkü işlevi elbette tartışılabilir ama düşünmenin tamamen değersizleşmesi çok daha büyük bir sorun.
Birçok insan kendini tanımıyor.
Sadece yaşıyor.
İş, ev, iş, ev…
Aradaki trafik, korna sesleri…
Öğle arasında yenen yemek, içilen kahve…
Ama bunun ötesinde sen kimsin?
Hayattan beklentin ne?
Ne istiyorsun?
Bir sonraki adımın ne olmalı?
Ya da bu savaşı kaybettiğinde bir B planın var mı?
Belki de asıl mesele düşünmenin zor olması değil.
Belki mesele, düşünmenin insanı durdurması.
Ve durmak, bu çağda en az yapılan şey.