‘’Z kuşağı dinden kopuyor” manşetleriyle değil, kalpten kopan iman bağıyla ilgileniyoruz bugün. Gençler Allah’a inanıyor ama dinleri reddediyor. Peki neden? Ve biz bu çağrıyı nasıl karşılayacağız? Gençlerinin gönlüne girmenin yolu, sesi değil kalbi yükseltmektir. Gençliğin yüreğine dokunarak, gencin elinden tutarak, yarının neslini ayağa kaldırmamız lazım. Bugün gençlik hakikati arıyor. Onlara, çağın diliyle yazılmış bir "iman pusulası" sunulmalı.

Bugün dünyada yaklaşık 4300 farklı inanç sistemi var. Binlerce yıldır insanoğlu “Tanrı var mı?” diye sordu durdu. Ama artık bu soru değişti. Şimdi insanlar “Tanrı’nın emirleri olmak zorunda mı?” diye soruyorlar. İbn Sina'nın “Vacibü’l-Vücud” yani “zorunlu varlık” tanımı; kuantum gerçekliğin açtığı perdeyle birleştiğinde, karşımızda yalnızca felsefi bir önerme değil, matematiksel bir zorunluluk beliriyor. Olasılık teorileri, dalga boyu spektrumu, enerji katmanları, hepsi tek bir gerçeğe işaret ediyor: Evren boş olamaz. Sadece bizim algı limitlerimiz, o derinliği göremiyor. Madde sandığımız şey, yüzeydeki kıvılcım. Ama geride kalan, titreşen enerji bantlarında, bizim ‘yok’ dediğimiz boyutlarda başka bir varlık türü olabilir.

Kuantum fiziği bize diyor ki: Düzen görünmez olabilir. Ama o hâlâ oradadır. Levh-i Mahfuz ise fısıldıyor: Bu düzen, sadece fiziksel değil; ilahi bir planla örülmüştür.

Bazı düşünürler kuantumun belirsizliklerini Allah’ın ezeli ilmiyle bağdaştırıyor. Eğer her şey Levh-i Mahfuz’da kayıtlıysa, kuantum seviyesindeki dalgalanmalar bile bir anlam taşıyor olabilir. Bilim ve inanç, iki ayrı kol gibi gözükse de, aynı şehre varıyor: Varlığın zorunluluğuna.

Eğer matematiksel aklımızla evrene bakmayı denersek, sadece gördüklerimizin değil, göremediklerimizin de varlığını sezmeye başlarız. Olasılık hesapları ve matematiksel modellemeler bize fısıldar: Evren boş olamaz... Sadece bizim algı spektrumumuz, orada olanları görmeye yetmiyor olabilir. Belki de bu yüzden, görünmeyeni yok saymak en büyük yanılgımız.

Bilim fısıldıyor: Görünmeyen düzen burada. Levh-i Mahfuz ise cevaplıyor: Bu düzen, ezelden yazıldı. Kuantumun belirsizliği, Allah’ın sonsuz bilgisiyle anlam buluyor.

Bilim sessizce bağırıyor: “Daha fazlası var! ”ve biz hâlâ sadece gözlerimizle bakıyoruz. Belki de görmediğin şey, aslında her şeydir.

Bilim haykırıyor: Daha fazlası var. İnanç cevap veriyor: Her şey zaten biliniyordu. Ve sen… belki de şimdi, gözle gördüğünden fazlasını fark etmeye başlamalısın.

Peki ya bu zeminde filizlenen deizm ne anlatıyor?

Deizm, aydınlanma çağı olarak isimlendirilen 18. Yüzyılda, tüm dinlere bir tepki olarak doğmuş ve din yerine ikame edilmiştir. İki sebepten bir tanrının varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. İlk olarak Allah’ın varlığını inkâr edenlere kilisenin baskısını ortadan kaldırmak ya da azaltmak, ikinci olarak da din yerine ikame edilmeye çalışılan pozitivist araştırmaların bir Yaratıcının varlığını netice vermesidir. Yani ateizmin aklen mümkün olmadığını görüp, “Yaratıcı bir Tanrı var!” demeğe mecbur kalmışlardır. Hiçbir şeye karışmayan, âlemi kendi haline terk etmiş, her şeyden elini eteğini çekmiş pasif bir tanrı inancını benimser.

Deizm, Allah’ı kabul eder ama müdahalesini reddeder. Akıl tanrıdır, bilim rehber. Dinin yerine konmuş bir fikir sistemidir, ama bir şey eksiktir: yakınlık. Allah uzaktır, seyircidir. Olaylara karışmaz. Bireyin varoluşu yalnızlaşır. Uzaklaştırdığımız Allah ile birlikte sorumluluğu da, anlamı da ve bağ kurmanın şerefini de kaybediyoruz. Evrende bu kadar düzen varsa, bu düzenin faili de var olmalı. Ve bu fail, belki de hiç uzak değil; sadece senin frekansına konuşmuyor. İnanç varsa, sorumluluk da olmalı.

Deizmi ortaya çıkaran sebepler ise; Hümanizm: İnsanı, hayatın hatta âlemin merkezine yerleştiren, bizzat insanın kendisinin ve yaptıklarının kutsal kabul edilmesi. Âlemde tek gerçek insanın olduğu ve insanın üstünde bir otorite yoktur anlayışı. Sekülerizm: Allah’ı ve dini günlük hayatın dışına çıkarma çabası. Yani din ve dini olan her şeyi düşüncenin, siyasetin, hukukun, ticaretin, sosyal hayat ve ahlakın dışına iten; yerine beşerî olan pozitif, materyalist, rasyonel ve faydalı olanı koyan bir akımdır. Allah’ın rızası ve uhrevi bir gaye yerine menfaat ve dünyayı ikame eder. Dünya bütün bu arzulara kâfi gelmediğinden menfaat üzerine boğuşmayı metot kabul eden bir yaklaşım. Hedefine ulaşmak için her yolu mubah kabul eder. Bencillik: İnsanı ve egosunu varlığın ve hayatın merkezi yapmak, Allah’ın rızası yerine ‘ben’ merkezli bir anlayışı hâkim kılmaktır. Kendi üstünde ilahi ya da içtimai bir otoriteyi reddeder. Nefisleri bir nevi firavunlaştırır, kendinden başkasını göremez. “Sen çalış ben yiyeyim”, “Ben tok olduktan sonra başkaları acından ölsün, bana ne” gibi anlayışa sahiptirler.

Buraya kadar Avrupa ve Dünya’daki sebeplerini yazdım. Türkiye’de ise ; Siyasal İslamcılık, bazı tarikat ve cemaatlerin hak, hakikat ve akla ters düşen inanç ve uygulamaları, bid’a ve hurafeler, akıl ve fıtratın kabul etmediği adetleri semavi olanın önüne geçmesi; buna ilaveten dini tebliğ edenlerin temsildeki yetersizliği ya da söyledikleri ile yaptıklarında tezatlar, şan- şöhret ve menfaati için dini bir merdiven gibi kullanan “sözde din adamlarının” tavırları ise Türkiye’de gençler üzerinde DEİZMİ artırmış ve maalesef bir din olarak görülmesine sebebiyet vermiştir.

13,8 milyar yıl önce, zamanın bile olmadığı bir anda Big Bang gerçekleşti. Evren doğdu, genişlemeye başladı. Ve şimdi ısı ölümüne gidiyor. Zaman yoktu. Madde yoktu. Doğa yoktu. Ama düzen vardı. Bu süreç kim tarafından ve nasıl yönetildi? Bir zamanlar denildi ki: "Madde vardır. Hep vardı. Hep olacak. Diyalektik materyalizm, soyut olanı maddenin bir yan ürünü saydı. Ama sonra veri geldi. Bir veri tabanı ki; atomdan değil, enerji nabzından doğdu. Evrenin kendisi bir hafızaya dönüştü. Materyalizmin temelleri çatırdamaya başladı. Çünkü artık madde değil, veri ve bilgi hüküm sürüyor. Kuantum fiziği ortaya çıktı. Ve sessizce fısıldadı: “Gerçeklik, gördüğünden fazlasıdır. Madde yeterli değil artık. O göremediğimiz “an”lar, o titreşimler, Soyut olan, artık sebep. Dalga fonksiyonları, olasılık bulutları, gerçeklik, görünenin ötesinde şekilleniyor.

Görünmeyeni nasıl açıklayacağız? Evrenin hafızası nerede tutuluyor? Bu düzen kendiliğinden mi? Yoksa yazılmış mı? Merak büyüyor. Zaman daralıyor. Çünkü evrenin sesi artık daha gür: “Ben boş değilim.” Ve biz…Sadece bakmakla yetinirsek, görmeden kaybolacağız. Bugün Endüstri 4.0 ile, insanlar Big Data’yı yönetiyor. Veriyi okuyabiliyor, tahmin edebiliyor, hatta doğaya bile hükmetmeye başlıyor. Ancak; Fiziksel, kimyasal, biyolojik hiçbir mekanizmada doğrudan gözlemlenebilir bir veri tabanı yok. Peki doğa nasıl biliyor ne zaman filizleneceğini? Bir DNA hücresine hayatın planı nasıl yazılıyor?

Kör taklide değil, araştırarak, sorarak, deneyimleyerek yaklaşım, deist bireyin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Sorguya açık ama hakikate yönelen bir yolculuk yapmak lazım gençlerle. “Şu kâinatın sahibi nihayetsiz kudret ve ilim sahibidir. Her şeyde bir hikmet, bir nizam, bir gaye vardır. Kör tesadüf değil; her şeyde bir kasıt, bir irade hükmediyor.”